31 Ağustos 2008 Pazar

El Ahram okur musunuz?



El Ahram, Mısır'da yayınlanan... Günde bir buçuk milyon tirajı olduğu söylenen. Arap dünyasının en büyük ve etkili gazetelerinden biri. Okur musunuz diye sordum ama. Baştan söyleyeyim, ben de okumam. Ama gençliğimde adını daha fazla duyar, etkisini daha fazla hissederdim... Çünkü bir dönem Orta-Doğu'nun en karizmatik ve tartışılmaz lideri olarak kabul edilen Mısır lideri Nasır'ın en yakınındaki isim olan Muhammed Hasaneyn Heykel, uzun yıllar yarıresmi El Ahram gazetesinin genel yayın müdürlüğünü de yaptı. Heykel'in yazdığı her kelime, söylediği her söz Nasır'a atfedildiğinden, daha sıkı izlenir, daha çok tartışılırdı... * * * Geçen gün... Türkiye'deki medyayı 'benim gözüm ve kulağım' olarak takip eden 'İnterpress'den gelen günlük zarfların birinden bir kupür çıktı... Baktım, haftalık 'Dünya Gündemi' adlı derginin 17 Ağustos tarihli nüshasından kesilmiş... 23 Temmuz'da El Ahram Gazetesi'nde İbrahim El Beyyumi Ganim imzası ve 'Türkiye'de İkinci Cumhuriyet Hakkında' başlığıyla yayınlanmış bir yazı... * * * Yazıyı sizle paylaşmaya karar verdim. Neden mi? Nedenini de söyleyeceğim ama önce yazıyı beraberce okuyalım: 'Türkiye'de Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından, yaşanan demokrasiye geçiş sürecinde ikinci cumhuriyet döneminin başlamasına yaklaşıldığı yönündeki umutlar tazelendi. Türkiye'nin yaklaşık 10 yıldır başlattığı bu süreçte, iktidar partisi AKP'nin Ekim 2007'de yaptığı anayasal değişikliklerle, ikinci cumhuriyet taraftarlarının beklentileri de arttı. İkinci cumhuriyetten beklenen en üst sıradaki ilke tam demokrasidir.' * * * 'Türkiye durumunda bunun pratik anlamı, ikinci cumhuriyetin teorisyeni Prof. Mehmet Altan'ın deyişine göre İttihat Terakki zihniyetinden kurtulmaktır. Yani, reformcu bir demokrasi vizyonunu benimsemektir. Yine bunun anlamı birinci cumhuriyetin laiklik anlayışının kamu ve kişi özgürlüklerine koyduğu kısıtlamaları kaldırmak, ordu ve Genelkurmay Başkanlığının geniş yetkilerini sınırlandırmak, yargı denetimi ile Parlamento sorgulanması altına alınmasını sağlamak ve Anayasa Mahkemesi ile Parlamentonun yetkileri arasında mümkün olduğu kadar denge kurmaktır. İkinci cumhuriyet özet olarak, tüm otoritelerin yegane kaynağı sayılan millete hákimiyetin geri verilmesi demektir.' * * * 'Durumun bu yönde gelişeceği beklenirken, Anayasa Mahkemesinin son anayasa değişikliğini iptal etmesinden bu yana peş peşe gelen olaylar karşısında, bazıları ikinci cumhuriyet umudunun giderek azalmaya yüz tuttuğu kanısını taşımaya başladı. Oysa iptal edilen anayasa değişikliği, vatandaşlar arasında, devletin bütün kurum ve kuruluşlarında işlerin ve hizmetlerin görülmesinde eşitliğin sağlanmasını ve kıyafet nedeniyle ayrımcılığın kaldırılmasını amaçlıyordu. İkinci cumhuriyet konusunda artık kötümserliğe kapılan kesim, Anayasa Mahkemesi'nin, TC Anayasası'nda yer alan laikliğe karşı odak durumuna gelme iddiasıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iktidar partisinin kapatılması için açtığı davaya ilişkin gelecek ağustos ayında vermesi beklenen karar gününün yaklaşmasıyla ümitlerinin yok olmaya yüz tuttuğunu vurguluyor.' * * * 'Buna rağmen, birinci cumhuriyetçilerle ikinci cumhuriyetçiler arasında cereyan eden kavgadan ötürü iyimser olan bir kesim de var. Bu kavgayı kaçınılmaz olarak gören söz konusu kesim, olumsuzluktan çok olumlu yanları olan bu kavganın özünün, birinci cumhuriyetin eski bekçilerinin temsil ettiği pasif laik güçlerle, yeni kuşak politikacıların oluşturduğu ve laiklik konusunda yapıcı bir anlayış benimseyen demokratik güçler arasında kendini kanıtlama mücadelesi olmakta yattığını savunuyor. Bu yeni kuşağın yansıması olan AKP böylece, Türk halkının çoğunluğunun, 80 yılı aşkın bir süredir kalkınma ve Batı standartlarının yakalanması hususunda sözlerini yerine getirmeyen eski bekçi Kemalist elitin dayattığı vesayetten kurtulmak isteyen beklentilerini dile getiriyor. Demek ki, kavga bir yanda yapıcı bir laiklik anlayışına sahip demokratik güçlerle pasif bir laiklik anlayışına sarılan ve bir tek ben varım diye dayatan güçler arasında bir ölüm kalım mücadelesidir. Bugün Türk siyaset sahnesinde tutuşan çatışmanın özü budur.' * * * Yazıyı neden sizinle paylaştığım konusuna gelince... Eğer bir gün, bir Pazar günü karşınıza biri çıkar da, 'El Ahram okur musunuz?' diye sorarsa, en azından 'evet, ara sıra okurum' diyebilmeniz için. 'El Ahram okur musunuz?' Siz okumasanız da... El Ahram, Türkiye'yi okumaya çalışıyor.

Kaynak: Star

İngiliz basınından özetler

İngiltere gazetelerinde Gürcistan ve ABD'deki gelişmeler yer aldı.
Cuma, 29 Ağustos 2008 09:03
Gazeteler, Senatör Barack Obama'nın insan hakları savunucusu Martin Luther King'in "Bir Hayalim var" adlı tarihi konuşmasından 45 yıl sonra, ilk siyah başkan adayı olmasını, çeşitli haber ve yorumlarla işliyor.
Pek çoğunun manşetten büyük fotoğraflarla verdiği haberi, Guardian, "Obama'nın önemli anı" diye duyuruyor:
"Başkan adaylığını 75 bin kişinin katıldığı bir kongrede kabul etmesi kuşkusuz, Obama'nın hayatındaki en önemli anlardan biriydi. Ya da, belki de bir sonrakine kadar..."
Obama 4 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimini kazanırsa Beyaz Saray'da görev yapacak olan ilk siyahi Amerika Birleşik Devletleri başkanı da olacak.
Guardian, Cumhuriyetçi Parti Başkan adayı John McCain'inse, Obama'nın Amerikan toplumu üzerinde yarattığı etkiyi bozmak amacıyla, başkan yardımcılığına düşündüğü ismi bugün açıklayabileceğini belirtiyor.
Financial Times gazetesinin aktardığına göre, son kamuoyu yoklamalarından biri, Demokrat Parti Kongresi'nin başlamasıyla, Barack Obama'nın McCain'le arasındaki farkı açtığını gösteriyor.
Gürcistan krizi
Rusya ve Gürcistan arasında yaşanan krizin uluslararası toplumdaki yansımaları, İngiliz basınında geniş yer buluyor bu sabah. Daily Telegraph gazetesi, Rusya'nın önümüzdeki günlerde güç gösterisi amacıyla petrol akışını kısabileceği yolundaki kaygılara yer veriyor.
"Rusya, en erken Pazartesi günü petrol arzını keserek Doğu'yla Batı arasındaki krizi derinleştirebilir.
"Rusya'nın böyle bir adım atması, uluslararası piyasaları alevlendirebilir ve zaten son derece hassas bir dönemde, küresel mali sistemi sarsabilir.
"Rus petrol şirketlerinin, Avrupa Birliği yaptırımları ve NATO'nun Karadeniz'deki faaliyetleri karşısında, Rus petrolünü Avrupa'ya taşıyan Druzba boru hattını kesmeye hazırlandıkları ve Kremlin'den gelecek emri bekledikleri yolunda haberler bulunuyor."
Financial Times gazetesi ise Rusya'nın Gürcistan'ın iki ayrılıkçı bölgesi; Güney Osetya ve Abhazya'yı tanımasının, kendi isyancı bölgelerinde domino etkisi yaratabileceği yorumunu yapıyor.
"Carnegie düşünce kuruluşunun Moskova bürosundan Aleksi Malaşenko, "Bu durumda Çeçenistan'da yaşayan biri, 'Kosova ve Güney Osetya, bağımsızlığını elde edebiliyorsa, ben de bunu yapabilirim' diye düşünebilir." diye konuştu, ancak ekledi: "Tabii bu, hemen yarın savaş başlatacakları anlamına gelmiyor. Ancak bağımsızlık prensibi, eskisinden daha fazla farkedilir durumda artık."
Financial Times, ayrıca Avrupa Birliği hükümetlerinin, Moskova'yla uzun vadeli işbirliğini öngören anlaşmalara ilişkin görüşmeleri, Gürcistan krizi nedeniyle erteleyebileceklerini de ekliyor.
İngiltere'de sağlık hizmetleri
Dünya Sağlık Örgütü'nün raporuna göre, İngiltere, yoksullara sağladığı sağlık hizmetleri ve yoksul kesimden gelenlerin ortalama yaşam süresini iyileştirmek için, çaba sarfetmeli.
Guardian gazetesinin yer verdiği habere göre, raporda bu durumdan, dünya genelinde hükümet politikalarının, gazetenin ifadesiyle, "zehirli birleşimi" sorumlu tutuluyor. Guardian başyazılarından birini de yine bu konuya ayırmış:
"İngiltere sağlık açısından ilerleme kaydetse de, sağlık açısından, zenginle yoksul arasındaki fark giderek derinleşiyor. Bu, İngiltere hükümetinin hiçbir şey yapmadığı anlamına gelmiyor, ama belki de yeterli ya da gerektiği gibi davranmıyor olabilir.
"İngiltere'de kamu sağlık hizmeti sisteminin hala devam ediyor olması, bir başarıdır. Ancak sağlık hizmetleri açısından farkı kapatmak da, refah düzeyindeki farklılıkları gidermekten geçiyor."
İngiltere emniyetinde ırkçılık iddiaları
Daily Telegraph, diğer pek çok gazete gibi, Londra emniyet teşkilatındaki ırkçılık iddialarına geniş yer ayırıyor. Londra Emniyet Müdürlüğü'nün üçüncü en üst düzey yetkilisi, Asya kökenli Tarık Gaffur, düzenlediği basın toplantısında, Londra Emniyet Müdürü Ian Blair'i ırkçılıkla suçladı.
Gaffur, sorunun uzunca bir dönemdir devam ettiğini ve konuyu yıllar içinde topladığı kanıtlarla ve belgelerle mahkemeye taşıyabileceğini açıkladı.
Gazete, ırkçılık tartışmasının, ego çatışmasından öte bir şey olduğunu, yedi yıl öncesine dek takip edilebileceğini aktarıyor okuyucularına.
"Edinilen bilgiye göre, Tarık Gaffur, Ian Blair ile ilk kez 2001 yılında, siyah eylemci Delroy Lindo'ya karşı, emniyetin tutumu konusunda anlaşmazlık yaşadı.
"Gaffur, Ian Blair'in talebi üzerine, eylemci hakkında rapor hazırladığını, ancak Blair'in bulgularını onaylamadığını ve davayı başkasına verdiğini iddia ediyor. Siyah eylemci Lindo daha sonra emniyet müdürlüğü'nün yol açtığı zararlara karşılık açtığı davayı kazanmış."
Gaffur'un ırkçı ve dine dayalı ayrımcılık yapıldığı yolundaki iddiaları, Ian Blair üzerindeki baskıyı kuşkusuz artıracak.
Zira, gelecek ay, iki yıl önce metroda, masum bir Brezilyalı'nın intihar bombacısı sanılarak öldürülmesi konusundaki soruşturma, mahkemeye geliyor.
Eğer mahkeme, Jean Şarl de Menezes'in Londra Emniyet Müdürlüğü'nde sistematik ihmaller sonucu öldürüldüğüne hükmederse, o zaman Ian Blair'in mevkinin savunulacak bir yanı kalmadığı görüşü hakim gelecektir.
Dünyanın en güçlü kadını
Independent gazetesinin haberine göre, Merkel bir kez daha dünyanın en güçlü kadını seçildi.
"Amerikan Forbes dergisi üst üste üçüncü bir sene daha, Almanya Başbakanı Angela Merkel'ı dünyanın en güçlü kadını ilan etti. Merkel, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya'da en fazla desteklenen lider.
"Ayrıca Almanya, Avrupa'nın en büyük ekonomilerine sahip ülkelerinden biri. Forbes'un en güçlü kadınlar listesinde, Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı da listede yetmiş beşinci sırada yer alıyor. "

Kaynak: BBC

Şener: İktidarın eceli benden olacak


Nisan ayında partisini kuracağını belirten Abdullatif Şener, "İktidarın eceli benden olacak" dedi.
Cumartesi, 30 Ağustos 2008 21:37
Eski Başbakan Yardımcısı ve Yeni Oluşum Hareketi Lideri Abdüllatif Şener, partisini 2009 yılında kuracağını ve yerel seçimlere girmeyeceğini açıkladı. Şener, Açıköğretimliler Birliği Vakfı heyetini Çankaya'daki bürosunda kabul etti. Açıköğretimliler Birliği Vakfı heyetinin verdiği bilgiye göre, Şener, halkın Yeni Oluşum Hareketi'nin benimsendiğini ve giderek yerleşecek ve güçlenecek bir hareket olacağını kaydetti. "İktidarın eceli benden olacak" diyen Şener, hükümetin iki seçimi bir arada yapmaya kalkmaları durumunda bunun kendilerinden korktuklarının bir işareti olacağını da belirtti. Siyasette "boş ve ani çıkışlar yapma meraklısı olmadığını" ve bu tür yollarla güç elde etmek istemediğini vurgulayan Şener, vatandaşların yanında kimlerin olmasını istediği konusunda ise www.yeniolusumhareketi.com üzerinden anket başlattığını belirtti. Şener, şunları söyledi: "Diğer kurulmuş partilere benzemek istemiyorum. Bu yüzden ani çıkışlar yapıp partiyi kurup ta yerel seçimlere girmeyi düşünmüyorum. Aslında yerel seçimlere girip de İstanbul'dan başlayıp bunların fiyakasını bozmak gerek ama gerek yok. Milletvekili seçimlerine girmek için teşkilat hazırlığındayız. Nasip olursa 2009 Nisan da partimizi kurmuş olacağız. Halkımız hareketimizi benimsedi. Milletimize doğruları anlatmak için yola çıktık. Takdir milletindir. Ama öyle görünüyor ki iktidarın eceli benden olacak. Eğer iki seçimi bir arada yapma gibi bir oyuna girerlerse buda bizden korktuklarının işaretidir. Çünkü 2 yıl sonrasına yapılacak seçimleri bu kadar öne almak korkunun işaretidir. Bizde o zaman bir formül bulup seçime gireriz. Ben, bana gelenleri kovuculardan değilim. Zaten sitemizde de kimlerin yanımızda olması yönünde anket yapmaktayız." AKP eski Çankırı Milletteki İsmail Ericekli'nin yer aldığı ve Vakıf Mütevelli Heyeti Başkanı Muharrem Soğuksu ile Yönetim Kurulu Üyeleri Tevfik Ülger, Ayhan Çakmak, Çetin Tunçel, Sevda Bayram, Doğan Boran, Orhan Erşahin ve Selçuk Tokat'tan oluşan heyet ise Şener'e ziyaretlerinde Türkiye'deki eğitim sorunlarını ileterek, hareketinde başarı dilediler.

Kaynak: ANKA

İrfanî hikmete doğru İbni Sina


İbni Sina, özellikle Aristo felsefesi ve tıbbı alanında slam dünyasının en ünlü bilim adamlarındandır.
Pazar, 31 Ağustos 2008 13:24
Hakkı Uygur / Dünya Bülteniİranlı hakim Ebu Ali Hüseyin bin Abdullah bin Sina veya Arapçasıyla İbni Sina özellikle Aristo felsefesi ve tıbbı alanında yazdıklarından ötürü dikkatleri çeken İslam dünyasının en ünlü ve etkili felsefecisi ve bilim adamlarındandır. İbni Sina büyük bir felsefî ilmî ansiklopedi olan "Şifa" ve tıp tarihindeki en ünlü kitaplardan birisi olan "Kanun fit tıb" adlı kitapların yazarıdır.
Başlangıç yılları İbni Sina tüm hayatını İran'ın merkez ve doğu bölgelerinde geçirmiştir. İlk eğitimi Buhara'da babasının doğrudan gözetimi altında gerçekleşti. Babasının evi bilim adamlarının toplanma yeri olduğu için çocukluğunun ilk anlarından itibaren zamanının büyük insanlarının sohbetinden faydalandı. Olağanüstü bir çocuktu ve benzersiz bir hafızaya sahipti. On yaşındayken Kuran'ı ve birçok Arapça şiiri ezberlemişti ve onları ömrü boyunca unutmadı. Daha sonra bir hocanın yanında metafizik ve mantık öğrenimine başladı ve beklenmedik bir ilerleme sağladı. Ömrünün 18 yaşında kadar olan kısa bir bölümünü kendi öğrenimine ayırdı. Büyük bir şevkle araştırmalarda bulunuyordu ve İslam fıkhı, tıp ve son olarak metafiziğe tam olarak hakim oldu. Samanî hükümdarı Nuh bin Mansur'u tedavideki başarısından dolayı Arap fetihlerinden sonra İran'da kurulan ilk büyük yerli hanedan olan Samanilerin saltanat kütüphanesinden faydalanabildi ve bu durum İbni Sina'nın özellikle aklî gelişimine büyük katkı sağladı. 21 yaşına vardığında ilmin bütün resmi alanlarında seçkin bir hale gelmiş ve bir hekim olarak büyük bir ün kazanmıştı. Bunun yanı sıra [devlet adamları tarafından] bir görevli olarak da hizmette bulunması istendi ve bir süreliğine devlet çalışanı olarak da görev yaptı. Ancak ansızın her şey alt üst oldu. Babası öldü, Horasan'da Gazneliler devletini kuran efsanevi pehlivan Türk lider Gazneli Mahmud tarafından Samani hanedanı yıkıldı ve İbni Sina perişan ve huzursuz bir döneme girdi. Bu dönem kısa ve huzurlu istisnai duraksamalar hariç ömrünün sonuna kadar sürdü. Kaderin eli İbni Sina'yı İran tarihinin çalkantılı bir döneminin kucağına atmıştı. Bu dönemde yeni Türk unsurlar Asya'nın merkezinde İran devletinin yerini alırken İranlı hanedanlar da Bağdat'taki halifeden siyasi bağımsızlıklarını kazanmaya çalışıyorlardı. Ancak İbni Sina'nın konsantre gücü ve aklî yeteneği onu düzenli ve göz alıcı süreklilikle aklanî faaliyetlerde bulunmaya kadir kılacak ve dış karmaşaların etkisi altında kalmasına izin vermeyecek güçteydi. İbni Sina bir müddet bir hekim olarak geçimini sağladığı Kazvin ve Rey gibi Horasan şehirlerine gitti. Daha sonra İran'ın batı ve merkezi bölümlerine hükmeden Buveyh oğullarının devletine gitti. Ancak bu şehirlerde yeterince ekonomik ve toplumsal desteğe sahip olmadığını ayrıca buralarda çalışmalarını sürdürebilecek huzurlu ve istikrarlı bir ortamın bulunmadığını gördü. Bunun üzerine Şemsuddevle ve diğer Buveyhi emirlerinin hüküm sürdüğü Hemedan'a gitti. Bu yolculuk onun hayatında yeni bir sayfanın açılmasında etkili oldu. O saray hekimi oldu ve emirin lütfünden faydalandı öyle ki ikinci kez vezirlik makamına geldi. İbni Sina aleyhindeki siyasi oyunlardan ve entrikalardan kendisini koruyamadı ve bir müddet gizlenmeye mecbur kaldı hatta bir ara zindana bile düştü. O bu dönemde çok ünlü iki eserini yazmaya başladı. Şifa kitabı o zamana dek bir kişi tarafından hazırlanmış en kapsamlı eserdi. Bu kitap mantık, psikoloji ve dört ilim (hendese, astronomi, matematik ve musiki) de içinde olmak üzere tabii ilimler ve metafizik konusundaydı ve bu eserde ahlak ve siyasetten bahsetmiyordu. İbni Sina'nın bu eserdeki düşüncesinin önemli bir bölümü Aristo'dan ödünç alınmıştır ve diğer Yunan felsefecileri ve yeni eflatuncular da etkisiz değillerdir. Onun düşünce sistemi vacibul vücud-u bizzat olan tanrı kavramına dayanır. Öyle bir varlık ki yalnızca onun hakkında mahiyet ve varlık birdir ve yaratılmışların tedrici kesreti ilahi binanın kendi marifeti ve onun varlığından kaynaklanan ezeli sudur nedeniyledir. El Kanun fit tıb kitabı doğu ve batındaki tek çok ünlü tıp tarihi kitabı olarak kabul edilir. Kanun kitabı sistematik bir ansiklopedi olup İbni Sina onun büyük bölümünü Roma İmparatorluğu dönemindeki Yunan hekimlerin başarılarından, diğer Arapça eserlerden ve küçük bir bölümünü de kendi şahsi tecrübelerinden (onun klinik notları yolculukları esnasında kaybolmuştur) faydalanarak oluşturmuştur. O gün boyunca bir hekim ve yönetici olarak saraydaki işleriyle ilgileniyordu. İbni Sina neredeyse her gece öğrencileriyle birlikte bu eserini ve diğer eserlerini derlemekle uğraşıyor, eserler konusunda öğrencileriyle felsefi ve ilmi tartışmalar gerçekleştiriyordu. Bu toplantılar genellikle müzikle ve neşe içinde geçiyor ve gecenin bir bölümüne kadar sürüyordu. O kaçarken ve zindandayken bile yazamaya devam etti. İbni Sina'nın güçlü fiziği onun zayıf tabiatlı birisi için imkansız sayılabilecek bir hayat sürmesini sağladı.İbni Sina'nın hayatının son bölümü Isfahan'a yolculuğuyla başladı. 1022 yılında Şemsuddevle öldü ve o zindanı ve küçük bir grupla Isfahan'a kaçışı da içeren zor bir dönemin ardından hayatının geri kalan on dört yıllık bölümünü Isfahan'da huzur ve rahat içinde geçirmek istiyordu. Sultan Alauddevle ve adamlarının yakın ilgisiyle karşılaştı ve burada iki önemli eserini bitirdi ve risalelerinin çoğunu -yaklaşık 200 risaleyi- Hemedan'da kaleme aldı. O aynı şekilde Aristo felsefesindeki ilk Farsça kitabı da yazdı ve büyük bir yetenekle Şifa kitabının özeti mahiyetindeki Necat kitabını hazırladı. İbni Sina savaşlarda Alauddevle'nin yanında bulunmak zorunda olduğu için bu kitabının bir bölümünü savaşlar sırasında yazdı ve bu süre içinde son temel felsefi eseri ve fikri sisteminin en belirgin şahidi olan kitabını yani El İşarat vel Tenbihat'ı yazdı.O bu kitapta arifin imandan başlayan ve kesintisiz ve vasıtasız Allah'ı müşahede ettiği son merhaleye kadar süren manevi yolculuğunu açıklamaktadır. Aynı şekilde Isfahan'da Arap dilinin inceliklerinde usta bir şahsın bu konuda yetersizliğini eleştirmesi üzerine üç yılını araştırmaya ayırdı ve Lisanul arab adında kalın bir eser meydana getirdi. Bu kitabın müsveddeleri Şeyhin ölümüne kadar kendisinde mevcuttu. Bir savaş sırasında Alauddevle'yle birlikteyken İbni Sina hastalandı ve tedavi çabasına rağmen Şeyhurreis hastalıktan ve kulunçtan öldü. Her ne kadar Müslüman Meşşailerin üstadı rolünü yeterince iyi ifa etmişse de ömrünün ileriki dönemlerinde maşrıki bir felsefe arayışındaydı. Doğrudan bu konuyla ilgili eserlerinin çoğu bugüne ulaşmamıştır ancak kalan eserlerinden onun izlediği rotanın izleri anlaşılabilmektedir. O irfanî hikmete bir yol açabilmek için ilk girişimlerde bulunmuş ve daha sonra özellikle İran'da ve İslam'ın doğu bölgelerinde İslam felsefesi onun bu yolunu izlemiştir.
İbni Sinanın Etkisi İbni Sina'nın etkisi batıda da hissedildi. Bununla birlikte onun düşünceleri doğrudan kendi adını taşıyan ekol ile değil büyük Arap İspanyol filozof İbni Rüsd'ün vasıtasıyla olmuştur. 12. yüzyılda Şifa kitabının bir bölümü Latince'ye çevrilmiş, aynı yüzyılda Kanun kitabı da tamamen yayınlanmıştır. Bu tercümeler İbni Sina'nın düşüncelerini Batının muhtelif yerlerinde yaygınlaştırdı. Onun düşünceleri Hıristiyan kelamcı ve felsefeci Aziz Agustin'in düşünceleri ile karıştı ve ortaçağ skolastik felsefecilerin özellikle de Fransisken ekollerinin fikirlerinin oluşumda önemli rol oynadı. Kanun kitabı çağlar boyunca tıp alanında referans kitabına dönüştü ve İbni Sina yalnızca Hipokrat ve Calinus gibi kadim Yunan hekimlerin sahip olduğu tartışılmaz bir konuma ulaştı. Doğuda da İbni Sina'nın tıp, felsefe ve ilahiyata olan hakimiyeti yıllar boyu sürdü ve hâlâ da İslami düşünce mahfillerinde hayatını sürdürmektedir. Seyyed Hossein Nasr/Avicenna/Encyclopedia Britannica - mystical theosophy3 - self-knowledge2 İtimad-ı Milli gazetesinden çevrilmiştir.

30 Ağustos 2008 Cumartesi

Dev kraterden bir yılda çıkabildi!


NASA robotu Opportunity, Mars'ta bir yıl önce indiği dev kraterden yeni çıktı.
Cumartesi, 30 Ağustos 2008 12:38

NASA'nın 5 yıla yakın süredir faal bulunan robotlarından Opportunity, Kızıl Gezegen'de 1 yıl önce indiği dev bir kraterden yeni çıktı. NASA mühendisleri, göktaşı çarpmasıyla oluşan 800 metre genişliğindeki Victoria Krateri'nin tabanına Kızıl Gezegen'in jeolojik geçmişini araştırmak amacıyla bir yıl önce tehlikeli bir yolculuktan sonra inmeyi başaran robotun sol ön tekerleğinde bir voltaj yükselmesi tespit ettiklerini ve bunun üzerine Opportunity'yi buradan çıkarma kararı aldıklarını belirttiler. Opportunity'nin ikizi Spirit'in, 2006'da benzer bir voltaj yükselmesinden sonra sağ ön tekerleği devre dışı kalmıştı. Kızıl Gezegen'in Meridiani düzlüğündeki Opportunity, geçen yıl Eylül'de Victoria Krateri'ne inerek, parlak kaya katmanlarını incelemişti. Kraterden çıkan Opportunity, ekvatoryal düzlükteki gevşek kayaları inceleyecek. NASA, Spirit ve Opportunity'yi 2004 başında sadece 90 günlük bir görev için göndermişti.

Kaynak: AA

Biden ve Yahudiler...

Biden ve Yahudiler: Güçlü Bağlar ve Dostane Anlaşmazlıklar
Ron Kampeas – Eric Fingerhut
Barack Obama, başkan yardımcısı adayını seçmesinden evvel, bu görevde görmek istediği kişinin tartışabileceği ama rahat bir çalışma da yapabileceği sâdık bir kişi olması gerektiğini söylemişti
Obama'nın 65 yaşındaki Joe Biden'i (D-Del) tercih ettiğini o vakte kimse bilmiyordu fakat Demokrat parti başkan adayının duyurusu, Biden'in Yahudi cemaatiyle olan ilişkisini namlunun ucuna yerleştirdi.
Obama, Cumartesi günü, Demokrat Parti Ulusal Kongresinden iki gün önce, partinin 2 numaralı adamı olarak Biden'i seçti.
1973 yılından beri senatör olan ve çenesi kuvvetli Biden, özellikle de yerleşim yerleri meselesi üzerinde İsrail yanlısı grupla ve İsraillilerle sık sık tartışıyor. Ancak İsrail lehine bahse değer ölçüde oy kullanmışlığı ve Senato Dış İlişkiler Komitesi başkanı olarak İsrail lehine kilit yasama konularında kılavuzluk yapmışlığı da var.
Onunla aynı fikirde olmayanlar arasında bile bobra dobra konuşmasına kıymet verenler bulunuyor.
Cumhuriyetçi parti başkan adayı McCain'e oy veren ama Senato seçim kampanyasında Biden'i destekleyen Philadelphia merkezli bir müteahhitlik şirketinin başındaki Gary Erlbaum, "açık fikirlidir ve kendi vicdanı üzerinden oy kullanır ve tatsızlıkları ballandırmaktan hoşlanmaz" diyor.
Mahmud Abbas, 2003 yılında Filistin Otoritesinin başbakanı iken Yaser Arafat'a karşı bir güç merkezi tesis etmek istiyordu ve Biden, ABD ve İsrail hükümetlerinin Mahmud Abbasa yardım etmede zaafa düşmelerini eleştirmişti. Abbas nihayet Arafat tarafından oyun dışı edilmiş ve oluşan boşluk büyük ölçüde Hamas tarafından doldurulmuştu.
Mart 2007'de kendisiyle yapılan bir söyleşide "kendi ofisimde ve başbakanların ofislerinde 25 yıldır ağız dalaşı yapıyoruz. Paylaşmadığım fikirler var. İsrail bir demokrasi ve hata da yapabiliyorlar. Ancak İsrail doğru şeyi yaptığında [barış süreci] işe yarayacağı fikri bana bir mola fırsatı veriyor" demişti. Aynı söyleşide, ABD'nin İsrail'den uzak durması ve Ortadoğu barış sürecinde daha tarafsız bir role soyunması gerektiği fikrine de karşı çıktı. "Her iki taraf da acı çekiyor fakat sonucu etkileyecek bir taraf var. Sorumluluk, İsrail'in varlığını kabul etmeyenlerin, dürüst oynamayanların, anlaşmaya yanaşmayanların ve terörden vazgeçmeyenlerin üzerindedir."
İki ay önce Arap-İsrail çatışmasına doğrudan taraf olmadığı takdirde" Amerika'nın Irak'ta başarılı olamayacağını öne süren Irak Çalışma Grubu'na Senato'da itiraz edenlerin başını çekmiş, 17 Ocak 2007 tarihli Senato oturumunda "Irak ve Arap-İsrail çatışması arasında bağlantı olduğu fikrini reddediyorum...Arap-İsrail barışını tesis etme yönündeki çalışmalar kendi içinde kıymetlidir fakat yarın bir antlaşma imzalansa bile Irak'taki sivil savaşı sona erdirmeyecektir" demişti.
Museviliği seçen ve 2004 yılı seçimlerinde başkan adayı olan John Kerry'nin kardeşi Cameron Kerry, Biden'in Yahudi cemaatiyle uzun geçmişe dayanan ilişkileri, Obama hakkında endişeleri olan Yahudileri rahatlatacaktır diyor. "İsrail yanlısı grup içinde Biden'e karşı büyük bir saygı görüyorum " diyen Kerry'e göre "sağlam bir sicili var; meselelere vâkıf ve konuşmayı biliyor. Gördüğüm kadarıyla Yahudi cemaati nezdinde en iyi gayri-musevi vekildir."
Biden'in oğlu, yahudi bir ailenin kızıyla evli ama onun bölgeye olan ilgisi, Yom Kippur savaşından biraz önce 1973 yılında sentör olarak bölgeyi ziyaretine kadar geri gider. İsrail'in o zamanki başbakanı Golda Meir ile görüşmüştü. Şalom TV'de geçen yıl yapılan bir söyleşide, Golda Meir ile yaptığı görüşmeden sonra "kültür, din ve etnisite arasında, çoğu insanın tam olarak anlamadığı - dünya genelindeki yahudilere özgü benzersiz ve çok güçlü - çözülemez bağlar olduğunu" anladığını belirtmiş ve "genç bir senatörken 'şayet yahudi olsaydım bir siyonist olurdum' dediğini söylemişti. Ben bir siyonistim. Siyonist olmak için yahudi olmak zorunda değilsiniz" şeklinde konuşmuştu.
1976-1989 arasında Biden'e hizmet eden Mark Gittenstein, İsrail hakkında yahudi çalışanları dahil hiç kimsenin Biden kadar konulara vâkıf olmadığını söylüyor. "
Biden, Holokost'u çok iyi kavramıştır ve bu biraz da California'dan demokrat parti kongre üyesi olan ve Holokost'tan sağ kurtulan Tom Lantos'la ilişkisinden dolayıdır. Biden, Lantosu 1970'lerde danışmanı yaptı ve bir ekonomist olan Macaristan doğumlu Lantos, böylece siyasete adım attı.
Lantos'tan öğrendikleri, soykırım meselelerinde Biden'in başı çekmesine yol açtı. Huzursuz Darfur bölgesinde yüz binlerce sivilin öldüğü Sudan'ın tecrit edilmesi için elinden geleni yapıyor şimdi. Geçen yıl düzenlenen Ulusal Yahudi Demokratik Konseyi başkan adayı forumunda "soykırıma girişen her hangi bir ülke, bunu egemenliğiyle öder" demişti alkışlar arasında.
Irak savaşına karşı çıkan Obama, güvercinliğini dengelemek amacıyla merkezci ve muhafazakâr demokratlar arasından başkan yardımcısı adayı seçmenin hesabını yapıyordu. Savaş eleştirmeni olan Biden'in seçilmesi, Cumhuriyetçilerin, Demokrat başkan adayını Ortadoğu meselelerinde sola meyilli diye tanımlamalarına imkan veriyor.
Obama, başkan yardımcısı adayını açıkladıktan hemen sonra Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonu'nun yaptığı açıklamada "Senatör Obama'nın başkan yardımcısı olarak Senatör Joe Biden'i seçmesiyle Demokrat aday, Yahudi cemaati nazarında artık çok daha büyük risktir ...Biden, İsrail'e, ABD'ye ve onun bölge müttefiklerine yönelik İran tehdidini tanımada zaafa düşmüştür" deniliyordu.
Ulusal Yahudi Demokratik Konseyi müdürü Ira Forman, İran politikasıyla ilgili yakın geçmişe ait farklılıklar üzerine odaklanılması yüzünden Biden'in İsrail'e karşı uzun geçmişe dayanan bağlılığının ıskalandığını belirtti. "Demokrat aday, başkan yardımcısı olarak Ben Gurion'u seçse bile Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonun eleştirisine mâruz kalırdı. İsrail'in güvenliğine Joe Biden kadar sâdık ve İsrail liderlerini onu kadar iyi bilen başka birini bulamazdınız."

Dünya Bülteni için çeviren: Ertuğrul Aydın

29 Ağustos 2008 Cuma

Şevardnadze ile söyleşi


Eski başkan Şevardnadze, savaşa giden yolda her iki tarafın da hatalar yaptığını söyledi.
Cuma, 29 Ağustos 2008 08:38


Şevardnadze'yle Gürcistan Krizi Hakkında
Bu savaştan kaçınılabilirdi.
Eski Sovyet dış işleri bakanı ve Şakaşvili tarafından yerinden edilmeden önce Gürcistan eski devlet başkanı olan Edvard Şevardnadze, savaşa giden yolda her iki tarafın hatalar yaptığını söyledi. Fakat bu sonuca götüren hatanın büyüğü NATO'ya ait.
S. Gürcistan'da sürüp giden krizin üstesinden nasıl gelinebilir?
Şevardnadze: Rusya liderleri Dmitry Medvedev ve Vladimir Putin'e askerlerini çekmelerini isteyen bir mektup gönderdim. Komşular olarak her zaman özel bir ilişkimiz olduğunu ve hükümetlerin Rusya ve Gürcistan arasındaki iyi ilişkileri onarması gerektiğini söyledim.
S.Rusya, Gürcistan'ı NATO üyeliğinden uzak tutmak istiyor.
Şevardnadze: Söylemeye bile gerek yok, Gürcistan'ın NATO'ya katılmayı istemesi Rusya'nın hoşnut kalacağı bir şey değildir. Ancak Batı'nın Gürcistan'ı destekleme hakkı vardır, şayet istiyorsa. Ve her ülke uygun bulduğu ittifaklara girebilir. Bunun gerçekleşmesine mâni olmak için Rusya ne yapabilir ki sonuçta? Gürcistan NATO'ya katılmalıdır.
S.Gürcistan, zorlu ve güçlü komşusuyla nasıl başa çıkabilir?
Şevardnadze: Vladimir Putin'le her daim iyi bir ilişkim vardı. Onu uzun zamandır tanıyorum ve hakkında çok olumlu düşünüyorum. Abhazya'da halledilmesi gereken mülteci meselesinde onunla yakından çalıştım ve işbirlikçiydi. ABD ile birlikte çalışma planlarımız hakkında ona karşı açıktım. Amerikalıların sınır muhafızlarımızı eğittiğini ve ordumuza danışmanlık yaptığını anlattım ona. Aynı şeyi Rusya'nın da yapabileceğini söylemişti. Amerikalıların ondan daha çok parası olduğunu anlattım. Putin ve Amerikalılarla aynı anda çalıştık. Kolay değildir bu fakat yapılabilir bir şeydir.
S.Halefiniz Sakaşvili, durumu protesto ederek birkaç gün önce Bağımsız Devlet Topluluğu'ndan çekildiğini açıkladı. Doğru bir şey midir bu?
Şevardnadze: Rusya'yla ilişkileri koparmak açık bir hatadır. Küçük bir ülkenin müttefikleri olmalıdır; doğuda, batıda, kuzeyde ve güneyde.
S.Savaşa yol açan ne idi?
Şevardnadze: Pek çok kişi Gürcistan devlet başkanını suçluyor. Kısmen hatalılar fakat hakikat payı da var. Sakaşvili usulsüz davranmakla suçlanamaz. Kuvvetlerimizi Tshinvali'ye göndermemiz meşru bir harekettir. Fakat yapmaması daha iyi olacaktı. Tshinvali'ye girmeye karar verdiğinde Rusların geçiş yapacağı Roki Tünelini kapamalıydı. Bunu yapmada gösterilen başarısızlık taktik bir hatadır. Baştan sona kadar her şeyi düşünmemişti anlaşılan. Rusların Gori'yi, Poti ve Senaki'yi denetimleri altına alacağını veya Tiflis'e kadar ilerleyeceğini besbelli ki ummamıştı. Onun yerinde olsaydım Tshinvali'ye girmezdim.
S.Ruslar, tepki oluşması için üstlerine düşeni yapıyorlar. İhtilaf, barışçıl bir şekilde çözüme kavuşturulabilir mi?
Şevardnadze: Özerk cumhuriyetlerle aramızdaki problemi barışçıl bir şekilde çözmek istediğimizi on yıldan beri iddia ediyoruz. Abhazya ve Güney Osetya'daki pek çok insanı - - herkesi değil, pek çoklarını ikna ettik. Barışçıl çözüm bulmaktan vazgeçmemeliydik. Bu ihtilaflar er ya da geç çözülecek. Fakat savaş, bunu en az bir on yıl daha geciktirdi şimdi.
S.Doğu ve Batı arasında yeni bir buz devrinin başlangıcı mıdır bu?
Şevardnadze: Gürcistan'daki durum bundan daha kötü olamazdı. Batı, bizi ittifaka giden yola koyacak Nisan ayındaki [NATO zirvesinde] Üyelik Eylem Planı talebimizi reddetmekle hayatî bir hata yaptı. Ruslar bunu yüreklendirme olarak aldılar her ne kadar öyle bir maksat yok idiyse de. Gürcistan için Üyelik Eylem Planını reddeden aynı ülkeler şimdi NATO kapılarını ülkemiz için açıyorlar. Bunu kısa bir süre önce yapmış olsalardı, bu savaştan kaçınılabilirdi.
S.Niçin Bu savaşı Rusya'nın kışkırttığını düşünüyorsunuz?
Şevardnadze: Ruslar kendilerinin ve de çıkarlarının umursanmadığını düşünüyorlar. Bu kısmen de Vladimir Putin ve Sakaşvili arasındaki kişisel bir meseledir. Profesyonelce değil. Politikacılar şahsi aşağılanmayı bağışlamazlar. Ancak Ruslar da hatalar yaptılar; örneğin, ilk önce Sakaşvili'nin görevden çekilmesi gerektiğini ve ondan sonra halefiyle görüşme yapacaklarını söylediklerinde. Sakaşvili'yi yalnızca güçlendirmeye yaradı bu. Şimdi muhalefetin çok güçlü desteğini de kazandı.
S.Sakaşvili krizden, siyasi bakımdan, sağ olarak kurtulacak mı?
Şevardnadze: Başkan'ın çok şey öğrenmiş yetenekli bir insan olduğuna şüphe yok. Bir atasözümüz var: "Hatalarınızdan öğrenirsiniz---fakat onlardan sakınmak daha iyidir.

Röportaj: Susanne Koelbl
Dünya Bülteni için çeviren: Ertuğrul Aydın

Rus füzesi atom bombasından 50 kat etkili


Rusların önceki gün gövde gösterisi yaparak denemesini yaptığı füzeler atom bombasından kat kat etkili.
Cuma, 29 Ağustos 2008 07:40
ABD, NATO ve AB ülkeleriyle sorunlar yaşayan Rusya önceki gün yaptığı füze denemesiyle Batı'nın gözünü korkuttu. Moskova yönetimi kıtalararası füze denedi. Rusya'nın denediği Topol RS-12M füzeleri atom bombasından 50 kat daha güçlü. Moskova Termal Mühendislik Enstitüsü'nde üretilen Topol füzeleri 3 aşamalı kıtalar arası balistik füze özelliğine sahip bulunuyor. Maksimum menzili 10 bin kilometre olan ve bir tonluk savaş başlığı taşıyan füzeler yaklaşık 45 ton ağırlığa sahip.

Kaynak: Ajanslar

Rusya henüz kazanmadı!


Avrasyacı teorisyen Aleksandr Dugin Rus-Gürcü savaşının perde arkasını yazdı
Perşembe, 28 Ağustos 2008 18:07

Rusya çatışmayı kazandı, savaşı ise henüz kazanmadı
Aleksandr Dugin*
Rusya, Chinvali'ye saldırı düzenlendiği zaman Gürcistan ile değil ABD ile karşı karşıya geldi. Onlar post Sovyet ülkelerinde çıkar savaşı vererek bizi her taraftan sıkıştırdılar ve bölgeden uzaklaştırdılar. Sorun Amerika'nın Gürcistan'ı ya da örneğin Ukrayna'yı kontrolü altına almasıyla bitecek değildi. Bilakis, çatışma hiç vakit kaybetmeden bizim topraklarımıza da sıçrayacaktı. Çünkü bilindiği gibi sorunlar sistemli şekilde bir birileriyle irtibatlıdır. Örnek olarak "Kafkasya sorunu"nu gösterebiliriz. Güney Kafkasya'daki olaylar Kuzey Kafkasya olaylarından bağımsız bir şekilde gelişmemektedir. Aynen bu şekilde Yeni Rusya'nın da sosyal-etnik ve kütrürel-politik durumu da ortak özellikler taşımaktadır. Rostov eyaleti, Krasnodar ve Stavrapol eyaletleri, Donesk eyaleti ya da Kırım. Tüm bu saydıklarım tek bir bloktur. Amerikalılar ise bizim yumuşaklığımızı ve aşırı siyasi tavırlarımızı kullanarak sadece bu stratejik bölgeleri ele geçirtmek istemediler. Onlar Gürcistan ve Ukrayna'ya tam olarak sahip olduktan sonra taaruzlarını Rusya toprakları içerisinde de devam ettirmek istiyorlardı. Ukrayna ve Gürcistan'ı NATO üyeliğine götürecek olan (PDÇ) üyelik görüşmelerine devam etme projesi de bu plana hizmet etmektedir. Hemen şunu da belirtelim ki PDÇ projesi Avrupa ülkelerinin tutumu dolayısıyla gerçekleşemedi. Çünkü Avrupa bizzat bizim petrol ve doğal gaza bağımlı bir durumdadır. "Jeopolitik" hak ettiği yeri bulmuş oldu. Doksanlı yılların başında jeopolitik konusunda ilk metinler yayınlandığı zaman çoğu insan bunun sahte yayın olduğunu öne sürmüş ve onun gerçek dünya ile hiç bir bağı olmadığını zanetmişlerdi. Ancak bugün dünyada günlük baş veren olayları değerlendirmek için diğer enstrümanlar bulunmamaktadır. Ruslar Gürcistan'da ne yapıyor, Amerikalıların ya da NATO Tiflis'te ne yapıyor, Yuşenko, Medvedev, Saakaşvili, Rusya Genelkurmay başkanlığı ne yapıyor? Tüm bu sorular bir şeyi iyice kavramazsak anlaşılmaz. O da şudur: Amerika Rusya'ya karşı savaşmaktadır. Hem de uzun bir süredir ki savaşmaktadır. Bu savaş doksanlı yılların başından sonra hiç bitmedi. Bizi Batı dünyası Rusya ile barıştı diyerek aldattılar. Sadece Rusya, tek taraflı olarak "soğuk savaşı" bitirdi ve silahı bıraktı. Batı ise soğuk savaşı devam ettirdi. Onlara kimse karşı da koymadı. Dolayısıyla da topraklarımıza girerek onları sırasıyla işgal ettiler. Tesir daireleri giderek genişledi. Bunun temel örneği Çeçen sorunudur. Baskılar devam etti ve Güney Osetya'yı da ele geçirmeye çalıştılar. Onlar soykırım yaparak Güney Osetya halkını yok etmeye çalıştılar. Bunu, aklını kaybetmiş Saakaşvili değil, George Bush Bush ve Amerikan siyaseti gerçekleştirdi. Özellikle de cumhuriyetçiler bu konuda ısrarcı idiler. Onlar McCain'in pozisyonunu sağlamlaştırmayı hedefliyordu. Amerikalılar kendilerini Güney Osetya halkının soykırımı ile kirlettiler. Hiç kuşkunuz olmasın ki ABD'nin desteği ve tahriki olmasaydı Saakaşvili soykırıma cesaret edemezdi. O tüm talimatları Washington'dan alıyordu. Ayrıca Amerikalılar ona Gürcistan'ı destekleyeceklerine dair söz de verdiler. Amerikalılar Rusların savaşa taraf olmayacaklarını tahmin ediyordu. Çünkü onların düşüncesine göre beşinci kolordu Rusya'nın esas pozisyonlarını kontrol etmekte idi. Bu konuda onlar hata ettiler. Amerikalılar Saakaşvili ile yaptıkları tüm anlaşmalara sadık kalmaya devam ediyor. Bir konuda isabet ettiremediler: Bizim yönetim yani devlet başkanı Dmitriy Medvedev ve başbakan Vladimir Putin cumhuriyetçilerin düşündükleri gibi beşinci kolorduya bağımlı değiller. ABD uzun süredir ki bizi düşman ilan etmiştir. Onlar bizi "el-Kaide", Kuzey Kore, "Hizbullah" ve diğer teşkilatlar ile bir sıraya koydular. Biz sürekli bunun böyle olmadığını göstermeye çalıştık, ilişkilerimizin yüksek seviyede olduğuna dair düşüncelerimizi belirttik ve anlaşmazlıkların yerel özellik taşıdığını ileri sürdük. Güney Osetya'ya yapılan saldırıdan sonra bunu tekrar etmek mümkin değildi. Rusya ABD'nin yürüttüğü savaşa cevap verdi. Bu ABD'nin planlı operasyonu idi. Onlar Rusya'nın Güney Osetya ve Abhazya'nın bağımsızlığını tanımasına engel olmak istiyordu. Biz adım adım buna yaklaşıyorduk. Onlar güç kullanarak Gürcistan'ın toprak bütünlüğünü temin etmeye çalıştılar. Bundan sonra ise bölgeye NATO askerlerini getirecek ve çatışmayı Rusya'nın içerisinde bulunan Kuzey Kafkasya'ya taşıyacaklardı. Az kalsın onlar belirtilenlerin tamamını gerçekleştiriyorlardı. Şayet askeri operasyonun ilk günleri (8-9 Ağustos) faklı senaryo ile gelişseydi ve Rus ordusu anti terör operasyonunda yani Gürcülerin tecavüzünün önlenmesinde bu kadar başarılı olmasaydı, biz Osetya halkının savunmasını üstlenerek savaşı Rus-Gürcü savaşına dönüştürmeseydik, Gürcü filolarını imha etmeseydik ve limanları ele geçirmeseydik – bununla da Gürcü limanlarına Amerikan, NATO askerleri intikal ettirilmesini önledik -o zaman farklı bir görüntü ile karşılaşabilirdik. Örneğin, şayet Kremlin sarayı ordunun harekatına 12 saat sonra karar verseydi, Gürcüler Rokski tunelini ele geçirse ve imha etseydi, o zaman 58. Ordunun Kuzey Kafkasya'dan Kuzey Osetya topraklarına girişini engellemiş olurdu. Biz kusursuz hareket ettik ve çatışmayı kazandık. Ancak henüz savaşı kazanmadık. Amerikan uydusuna büyük bir darbe indirdik ve yenmeyi başardık. Onlar öyle bir konuma gelmişlerdi ki artık onlara karşı gelmek mümkün değildi. En önemlisi ise stratejik konumlarını sağlamlaştırmışlardı. Biz onların adımlarını önledik ve imha edilmiş Chinvali'yi dışarıdan bakmadık. Bizim Osetya halkı önünde manevi borcumuz vardı ve onu yerine getirdik. Netice itibariyle Gürcistan'ın tamamını olmasa da büyük bir hissesini işgal ettik. En önemlisi ise birkaç sebepten dolayı oradan çekilmeyi düşünmüyoruz. Altı maddeden oluşan anlaşmayı imzalamız yerinde atılmış diplomatik adımdı. Tüm dünyaya sorunun barışçıl yollarla çözümünden yana olduğumuzu gösterdik. Ancak sonradan bu maddelere ne oldu? Hemen oraya farklı maddeler eklemeye başladılar. Bizim için önemli olan başlıkları ise sildiler. Çeşitli açıklamalarla kendi lehlerine olan söylemleri dile getirdiler. Neticede ise Rusya çıkarının zedelendiğini gördü ve kendisine uygun olan, siyasi başarısını tescilleyen belgenin ortadan kalktığına şahit oldu. Bundan sonra ise çıkarlarına uygun olan adımlar atmaya başladı. Sadece Condoliza Rice'ın açıklamalarının nelere mal olduğuna dikkat edelim! Ona şöyle bir sordular: "Neden Kosova bu olaya emsal teşkil edemez?" Rice soruyu şu şekilde cevapladı "Olamaz, o kadar!". Böyle bir ""ciddi" arguman ileri süren ABD ile görüşmeler nasıl yapılabilir? Gözümüzün önünde dumanları yükselen bir şehir durmaktadır. Onların söylediklerinin ne kadar "sivil" ve "mantıklı" olduğuna dikkat edilmese daha doğru olur. Aslında onlara Silahlı Kuvvetlerin Genelkurmay başkan yardımcısı Anatoliy Nogoviöın'ın sözleri ile en iyi şekilde cevap verilebilir: "Geri çekilmeye girme", "girme çıkma değildi" v.s. Bu en doğru diplomatik söylemdir. Doğruyu söylemek gerekirse akli salim düşünce ile dalga geçmedir. Ancak Amerikalılar ve onların batılı müttefiklerinin söylemlerine (dalga geçmelerine) karşı bu en doğru cevaptır.

*Argumenti i Faktı

Dünya Bülteni için çeviren: İbrahim Ali

Jirinowski, İsrail'in saldırı tarihini verdi


Jirinowski, iddialı konuştu. "iki ay içinde İran-İsrail savaşı çıkacak" dedi.
Perşembe, 28 Ağustos 2008 11:49
Rusya Duma Başkanı Yardımcısı Vladimir Jirinovski, İsrail'in iki aylık bir süre içinde İran'a saldırmasının kaçınılmaz olduğunu söyledi. Güney Osetya ve Abhazya'nın devlet bağımsızlıklarının Rusya tarafından tanınmasını değerlendiren Jirinovski, "Şimdi artık bağımsızlığını tanıdığımız yeni devletlerle bir an önce askeri işbirliği sözleşmeleri imzalayarak bu bölgeye Rus ordusunu göndermenin tam zamanı. Bölgede 50 veya 100 kilometrelik bir güvenlik şeridi oluşturmamız gerekiyor. Söz konusu güvenlik bölgesi, önümüzdeki iki ay içinde başlayacak olan İsrail-İran savaşında bize gerekecek" dedi. İsrail'in ABD desteğini de arkasına alarak İran'a yapacağı saldırı sırasında İran'ın tüm sanayi gücünün yok edileceğini ve İranlı göçmenlerin kuzeye kaçmaya başlayacaklarını savunan Jirinovski, "Kafkaslarda oluşturacağımız yeni güvenlik bölgesi sayesinde İranlı göçmenlerin Rusya'ya girişi engellenebilir" dedi. Rusya'nın Güney Kafkas halklarını son 200 yıldan beri Türk ve İranlıların saldırılarından koruduğunu, bölgede barış ve huzurun garantörü olduğunu öne süren Jirinovski, önümüzdeki 5-7 yıl içinde en az 20 devletin daha Güney Osetya ve Abhazya'nın bağmsızlığını tanıyacağını belirterek, "Dünya haritasında iki yeni devlet daha meydana çıktı. Bu artık gerçekleşmiş bir faktördür" dedi. Kaynak: Ajanslar

28 Ağustos 2008 Perşembe

Arap ülkeleri gözetleme uydusu istiyor


Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa, Arap ülkeleri ürünlerinin yer alacağı bir fuarın kurulmasını istedi.
Perşembe, 28 Ağustos 2008 19:30
Dünya Bülteni / Haber Merkezi
Arap Birliği Sosyal Ekonomik Meclisi bakanlar düzeyindeki 82. dönem toplantısı, Mısır'ın başkenti Kahire'de başladı. Toplantının ana gündem maddelerini Araplar tarafından yönlendirilecek ve Arap ülkeleri topraklarını gözetleyecek bir uydunun faaliyete geçirilmesi, dünyada artan gıda fiyatları, küresel ısınma ve su sorunu, Irak'ın borçlarının silinmesi, Filistin ekonomisi, büyük Arap serbest ticaret bölgesi kurulması, Arap Yatırım Mahkemesi ile Arap turizm bakanları meclisinin ana düzenlerinin değiştirilmesi, Arap ülkeleri yatırım raporu ve Arap gıda güvenliği konuları oluşturdu. Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa toplantıda bir öneride bulunarak, Arap ülkeleri ürünlerinin yer alacağı bir fuarın kurulmasını istedi. Meclisin dönem başkanlığının Sudan'dan Suudi Arabistan'a geçtiği toplantıda Irak'ın borçlarının silinmesi konusunda tam bir görüş birliğine varılamadığı bildirilirken, Arap ülkelerinin birbirlerine elektrik şebekesi ile bağlanması konusunda alt yapının geliştirilmesi kararına tüm ülkelerin onay verdiği kaydedildi. Toplantının dönem başkanı Suudi Arabistan Maliye Bakanı Dr. İbrahim Bin Abdülaziz El İsaf, şöyle konuştu: "Arap-Arap ticareti 2006 yılında Arap ülkeleri toplam ticaretinin yüzde 10.5'ine ulaştı. Arap-Arap yatırımları da artış kaydederek 18 milyar dolara ulaştı. Ama bu rakamlar yeterli değil. Büyük Arap Serbest Ticaret Bölgesi kurmakta sıkıntı çekiyoruz ve bunun sebebi de bazı Arap ülkelerinin aldığımız kararlara aykırı kayıtlarının olmasıdır. Toplantı sırasında bu konuda şimdilik bazı çıkarlardan vazgeçerek fedakarlık edilmesi gerektiği konusunda görüş birliğine varıldı."

Putin, ABD'nin provokasyonundan kuşkulanıyor


Rusya Başbakanı Vladimir Putin, "ABD'nin provokasyonundan kuşkulanıyorum" dedi.
Perşembe, 28 Ağustos 2008 20:16
Rusya Başbakanı Vladimir Putin, ABD'yi, Gürcistan'daki çatışmaları provoke etmek ve bunu iç siyaset malzemesi olarak kullanmakla suçladı.
Vladimir Putin, CNN Televizyonu'na verdiği demeçte, "ABD'de birilerinin, başkan adaylarından birine yardım etmek amacıyla, Gürcistan'daki çatışmaları provoke ettiğinden kuşkulanıyorum" dedi. Putin, "ABD'de birilerinin, durumu daha da hassaslaştırmak ve böylece başkanlık koltuğuna oturmayı amaçlayan adaylardan birine avantaj sağlamak amacıyla bu çatışmaları özellikle yarattığı kuşkuları artmaktadır" diye konuştu. Rusya Başbakanı, ABD'nin, Gürcistan'a silah vermek ve Gürcü askerini eğitmekle kalmayarak Gürcü yönetimini suç işlemekten de alıkoymadığını ileri sürdü. Putin, sorunun çözümünde, uzlaşı yerine taraflardan birini silahlandırma ve diğer tarafı öldürmeye provoke etme yolunun tercih edildiğini ve bunun yapıldığı öne sürdü. Gürcistan'daki çatışmalar sırasında kimi Amerikalılar'ın bölgede bulunduğunu ifade eden Putin, "Bu kişilerin, üstlerinden talimat aldıktan sonra bölgede bulundukları kabul edilmelidir. Bu talimatlar doğrultusunda hareket ettiler ve bu tür talimatları onlara tek bir kişi verebilir ve bu kişi de liderleridir" dedi. Beyaz Saray ise, Putin'in suçlamalarını "akıl dışı" olarak yorumladı. Beyaz Saray'dan yapılan açıklamada, Putin'in, "ABD'nin Gürcistan'daki çatışmayı iç siyasetine malzeme ettiği" yönündeki suçlamasının "akıl dışı" olduğu belirtildi. Beyaz Saray Sözcüsü Dana Perino, "ABD'nin, bunu bir siyasal aday adına yaptığının ima edilmesi akıllıca gelmiyor" diye konuştu.

Kaynak : AA

Rusya'dan Türkiye'ye üstü kapalı tehdit


Rusya, Karadeniz'de sorun çıkması durumunda Türkiye'yi sorumlu tutacağını açıkladı.
Perşembe, 28 Ağustos 2008 14:40
Rusya Genelkurmay Başkan Yardımcısı General Nogovitsin, "Karadeniz savaş gemisi kaynıyor. Montrö Antlaşması'na göre azami süre olan 21 günün dolmasını bekliyoruz. NATO gemileri Karadeniz'den çıkmazsa, bunun sorumlusu Türkiye olur" dedi. NATO ülkelerine ait savaş gemilerinin birbiri ardına Karadeniz'e girişini ilk defa "Güvenliğine ciddi tehdit" olarak tanımlayan Rusya, 1936 Montrö Antlaşması'nın ihlal edilmemesi konusunda Türkiye'yi uyardı. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu bir dizi NATO ülkesi savaş gemisinin bölgedeki faaliyetlerini değerlendiren Rusya Genelkurmay Başkan Yardımcısı General Anatoliy Nogovitsin şöyle konuştu: "Karadeniz savaş gemisi kaynıyor. 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi uyarınca Karadeniz'e kıyısı bulunmayan yabancı bir ülke, Karadeniz'e toplam 45 bin tonu geçmeyecek askeri gemi sokabilir. Bu gemilerin burada bulunma süreleri 21 günü geçmemeli. NATO savaş gemilerinin amacından haklı olarak şüphelenen Rusya, Karadeniz Donanması üzerinden yabancı deniz araçlarını askeri kurallara göre takibe başlamıştır." Nogovitsin, üç haftalık sürenin dolmasını beklediklerini belirterek, "21 günün sonunda NATO savaş gemileri burada kalmaya devam ederse, ilk sorumlunun Türkiye olacağını hatırlatmak isterim" diye konuştu.

Kaynak: Ajanslar

Rusya ile ABD'nin geciken savaşı


Aleksandr Dugin, Rusya ile ABD arasında gecikmiş bir savaşın nasıl başladığını ilginç tespitleriyle ortaya koyuyor.
Perşembe, 28 Ağustos 2008 19:00
Dünya Bülteni / Haber Merkezi Ünlü Rus Stratejist Aleksandr Dugin, Rusya ile Gürcistan arasında çıkan çatışmanın aslında Rusya ile ABD arasında yaşanması gereken, gecikmiş bir savaşın başlangıcı olduğunu yazdı. Dugin, Rus gazetesi Argument-i Fakt-ı'da yayımlanan makalesinde, Kafkasya'da çıkan çatışmanın temelinde yatan nedenleri ve bundan sonra olması muhtemel durumları anlattı. Rusya ABD'nin savaşına cevap verdi diyen Dugin, "Hiç kuşkunuz olmasın ki ABD'nin desteği ve tahriki soykırıma cesaret edemezdi. O tüm talimatları Washington'dan alıyordu. Bu ABD'nin planlı operasyonu idi. Biz kusursuz hareket ettik ve çatışmayı kazandık"


SAVAŞ HENÜZ BİTMEDİ

Dugin, bölgedeki çatışmanın Rusya aleyhine bittiğini ancak savaşın henüz bitmediğini şu sözlerle ifade ediyor: "Ancak henüz savaşı kazanmadık. Amerikan uydusuna büyük bir darbe indirdik ve yenmeyi başardık. En önemlisi ise birkaç sebepten dolayı oradan geri çekilmeyi düşünmüyoruz. Altı maddeden oluşan anlaşmayı imzalamız yerinde atılmış diplomatik adımdı. Tüm dünyaya sorunun barışçıl yollarla çözümünden yana olduğumuzu gösterdik. Ancak sonradan bu maddelere ne oldu? Hemen oraya farklı maddeler eklemeye başladılar. Bizim için önemli olan başlıkları ise sildiler. Çeşitli açıklamalarla kendi lehlerine olan söylemleri dile getirdiler. Neticede ise Rusya çıkarının zedelendiğini gördü ve kendisine uygun olan, siyasi başarısını tescilleyen belgenin ortadan kalktığına şahit oldu. Bundan sonra ise çıkarlarına uygun olan adımlar atmaya başladı" Dugin'in konu hakkındaki ilginç makalesi için tıklayınız

Peşaver'de Kara Kurbağa Yemek


Anatol Lieven


Bu sabah gazetelere bakınca aklıma Fransızların iki veciz sözü geldi. İlki, "her adam, her kahvaltıdan önce bir kara kurbağayı hazmetmeli." Benazir Butto'nun eşi ve hem Pakistanlılar hem de yabancılar tarafından "yüzde 10'ncu" olarak bilinen Asıf Ali Zerdari'nin bir sonraki Pakistan Devlet Başkanı olacağını okuduğum ilk sayfa gazete haberleri aklıma getirdi bu veciz sözü. Hakkında dillendirilen yolsuzluk suçlamaları, Müşerref ile Butto'nun Pakistan Halk Partisi arasında ittifak kurmak amacıyla ABD'nin aracılık ettiği akîm kalan anlaşmanın bir parçası olarak – Pakistan kanunları ve anayasasına karşı – sona ermişti. Fakat geçmişteki faaliyetleri hakkında İsviçre'nin yürüttüğü tahkikat devam ediyor.
Asık suratla kâsemdeki kara kurbağaya bakarken "hayat, düşünenler için komedi, hissedenler içinse trajedi'dir" diyen ikinci veciz sözü hatırlayarak rahatlamaya çalıştım. Artık şu andan itibaren durumu çözdüm, her ne olursa olsun, Pakistan'daki vaktimi gülerek geçireceğim; "Pakistan'ın kara kurbağası bu, benim değil" diyerek çözdüm durumu ve madem öyle, hazmetmek zorunda olan da ben değildim.
Bunun, biraz da benim meselem – ve tabii sevgili okuyucu, biraz da senin meselen -
olduğu düşüncesi aklıma düşmeden evvel maalesef omlete henüz uzanmamıştım. İşin içinde Afganistan Savaşı ve Batı'ya karşı terörist savaş olduğu müddetçe, Pakistan'ın iç durumundan kaynaklanan tehlikelerin şakaya gelir tarafı yok. Dahası, şen gülücükler Pakistan siyaseti için en uygun tepkilerken, dün, Dera İsmail Han'daki bir hastanede 21 kişinin ölümüyle sonuçlanan terörist eylemler için hiç de uygun bir tepki değildir veya İslamcı militanların Pakistan'ın aşiret bölgelerindeki muhaliflerini hunharca öldürmeleri veya Pakistan ordusuyla Bajaur Aşiret Bölgesindeki militanlar arasında süren ve on binlerce kişinin yerlerinden göçmesine neden olan çarpışma yahut da yüzlerce kız okulunun militanlar tarafından yıkılmasına uygun tepki değildir.
Pakistan'daki durum, Batı medyasının histerik kesimlerinin yansıttığı kadar kötü değil. Ülke, bir çöküşten veya devrimden hayli uzak. Peşaver'e doğru yola düşmeden önce "şehrin, militanların işgali altında olduğuna" ve bir Batılının bölgeyi ziyaretinin tehlikeli olabileceğine dair uyarıldım. Bir kaç gece önce, Pakistanlı ev sahiplerimle birlikte Peşaver'in lezzetli yemekler pişiren Green's Hut adlı lokantasında sekiz parçalık tikkamı iştahla yerken düşündüm de sağlığa karşı bu şehirde uzun vadeli en büyük tehdit, Peştun misafirperverliği ve müthiş denilecek zenginlikteki yemek çeşitleriydi – inşaallah bu kadarıyla kalır. (Bu ülkede böyle hallerde hep –inşaallah- ifadesi kullanılır.). Buraya vardığımdan beri birkaç bombalama hadisesi yaşandı fakat geniş bir alana yayılmış bir şehir burası ve dört milyon nüfusu var. Belâlar Peşaver'den uzak değil ama şehir işgal altında da değil hani.
Fark etmez, burada durumlar kötü ve çeşitli kaynaklardan duyduğuma göre parası olanlar veya para biriktirebilecek durumda olanlar, çocuklarını öğrenim için Batı'ya göndererek ve türlü yollara başvurarak Batı'da ikamet izni satın almaya çalışmak suretiyle buradan kaçmanın yoluna bakıyormuş. Ekonominin bazı bölümleri ciddi zarar görmeye başlamış.

Genelde politikacılara, özelde Zerdari'ye karşı hissedilen hayal kırıklığından olsa gerek, nüfusun büyük çoğunluğu Müşerref'in gitmesinden dolayı memnuniyet duymasına rağmen kutlamaların sesi soluğu pek çıkmıyor. Peştunlar, sevindiklerinde havaya ateş ederler; arkadaşlarımın anlattığına göre Müşerref 1999 yılında çoğu kişinin nefret ettiği Başbakan Navaz Şerifi devirdiğinde "Peşaver'de sanki savaş çıktı sanırdınız." Pazartesi gününe doğru Müşerref istifa ettiğinde ise havaya sıkılan tek bir kurşun sesi duymadım.
Hepsinden öte, Zerdari'nin Pakistan Halk Partisi, Navaz Şerif'in Pakistan Müslüman Birliği ve diğer pek çok küçük partinin kuracağı hizipçi koalisyonun uzun süreli olacağına yahut da bu koalisyonun ülkenin en önemli üç meselesini çözüme kavuşturacağına dair ciddi kuşkular var halk arasında: İlki, enflasyonun hızla artması. Sadece fakiri daha fakir yapmıyor; alt orta sınıfı da yoksulluğun derinliklerine çekiyor. İkincisi, sivil savaşın federal yönetimdeki aşiret bölgelerine ve ötesine yayılması. Üçüncüsü, terörizmin ülke çapında yayılması.
Hükümetin ve ordunun giderek artan isyan karşısında ne yapması gerektiği hakkında nüfus içerisinde kafa karışıklığı ve bölünmüşlük hâkim ve bu durum, siyasi partilerin duruşuna yansıyor. Bir yandan, militanların sivillere karşı düzenlediği şiddet eylemlerine karşı tiksinti duyuluyor. Öte yandan, Peşaver'de konuştuğum herkes hemen hemen benzer sebepten dolayı Müşerref'in gittiğini görmek istiyorlardı ve bunu yaklaşık aynı cümlelerle ifade ediyorlardı: "Kendi halkını öldürmek için Amerika'dan para almıştı." Çatışmanın büyümesinden dolayı militanları değil orduyu sorumlu görüyorlar öyle ki militanları kınayanlar bile militanlara karşı aşırı şiddet kullanmasından dolayı aynı zamanda orduyu suçluyorlar. Çoklarına göre militanları yaratan bizzat ordu; bir diğerlerine göre militanları, Pakistan'ın harabı türap olduğunu görmek isteyen Amerika yarattı ki Pakistan'ın Afganistan'da Taliban'a karşı savaşında Amerika'ya yardım etmemesini gerektiren bir başka sebep de bu.

Halk arasında böylesi hissiyatla karşılaşınca, isyancılara karşı partilerin tutumlarındaki karmaşık duyguları yansıtan zıtlık, fırsatçılık veya her ikisi, şaşırtıcı durmuyor. Pakistan Halk Partisi ve Peşaver eyalet yönetimine hâkim olan Ulusal Avam Partisi, her ikisi de, üyelerinin militanların hedefi olması karşısında çözümlerini gecikmeyle de olsa sertleştiriyorlar. Belki de bu, sıkıntı ve şüphe içindeki askerlerini militanlara karşı daha sert olmaya ikna etmenin bedeli olarak, Ordunun talep ettiği daha sert kampanyaları bu partilerin sahiplenmesine ön ayak olacaktır.
Diğer yandan, genelde Pakistan Halk Partisi'nin özelde Zerdari'nin Amerika'yla yakınlığı Peşaver'deki tarafsız pek çok insanın ona güven duymamasına veya hatta nefret etmesine yol açıyor. "Müşerref ne kadar köleyse Zerdari de o kadar köle" şeklinde bir kanaat hâkim. Son aylarda Navaz Şerif'in popülerliğindeki muazzam artış hem bu nedenden hem de Müşerref'in yargılanması ve Müşerref'in görevden aldığı Yüksek Mahkeme hâkimlerinin görevlerine iadesi hususunda Şerif'in ısrarla, durup dinlenmeksizin bastırmasından dolayı gerçekleşmişe benziyor.
Dolayısıyla militan karşıtı kampanyadan hem kendisini hem de partisini uzak tutmak için Navaz Şerif'in bolca sebebi mevcut ve er ya da geç bu durumu ve ekonomik zorluklara yönelik kamu öfkesini kendisine sermaye kılarak koalisyondan çekilmek (partisi, bu koalisyondan yarı kopuk nitekim), yeni seçimler için bastırmak, iktidar denetimini eline almak ve ardından da Zerdari'nin yolsuzluklarının üzerine gitmek isteyecektir. Navaz Şerif'in Yüksek Mahkeme hâkimlerini görevlerine iade etme hususunda ısrarla bastırmasının, Zerdari'nin ise aksi yönde elinden geleni yapmasının bir sebebi de bu olabilir.
Ordu, Bajaur ve Swat gibi bölgelerde çatışmalara yoğun bir şekilde muhtemelen devam edecektir. Zira güvenilirliğini kaybet
me tehlikesiyle yüz yüze. Militanların başlıca merkezlerde fırtınalar estirmesini engelleyecek kadar güçlü şüphesiz. Fakat güçlü ve birleşik bir siyasi destek olmaksızın daha ileri gidip gitmeyeceği de son derece kuşkulu.
Bundan başka, gerek Peşaver caddelerinde gerekse Ordu emeklileriyle yaptığım konuşmalarda "Pakistanlı Müslümanları öldürmekten" dolayı kınanan Pakistan Taliban'ı ile "Amerikan işgaline karşı meşru müdafaa" yaptığından dolayı övgüler düzülen Afgan Taliban'ı arasında açık bir fark gözetildiğini gördüm. Bir generalin bana anlattığına göre halkın bu algısını değiştirmek, hem siyasetçilerde hem de askerlerde dev bir yürek ve adanmış bir liderlik ister. Bu sabah, kâseme baktığımda bundan pek bir eser göremedim.


Dünya Bülteni için çeviren: Ertuğrul Aydın

İsrail'in Kendi İkilemi Bu

Elias Samo

İsrailliler, Filistinlilerle barış yapmayı diliyorlar; yani öyle diyorlar. Velâkin bir kısmı İsrail'in varlığını reddeden ve hiçbir tarafın zor kararlar alabilecek yeterince güçlü liderinin olmadığı bölünmüş bir halk ikilemiyle karşı karşıyalar.
İsrail'in ikilemi, ana-baba katili çocuğu hatırlatıyor bize. Hani şu hâkimin karşısına çıktığında yetim olduğu için affedilmeyi isteyen çocuk.
İki önemli noktayı gündeme getirmektedir bu. İlki, eğer Filistinliler arasındaki bölünme ve güçlü liderlerinin olmayışı – ki İsraile göre barış sürecinin aksama nedenidir – ile İsrailliler arasındaki bölünme ve mevcut liderliğinin durumu arasında kıyas yapılmaya kalkışılsaydı kimin sorumlu tutulacağı hakkında münakaşaya yer bile olmayacaktı. Hiç değilse Filistin liderliği, tüm zorluklara ve çıkmazlara rağmen, geçmişteki antlaşmalarda verdiği taahhütlerin çoğunu yerine getirdi. Buna kıyasla İsrailliler, Filistinlilerin onurunu asla umursamadan inatçılıklarını muhafaza ettiler. Yerleşim yerlerini genişletme çalışmaları durdurulmadı yahut da yasadışı yerleşim yerleri kaldırılmadı; tam aksine genişletmeye ve yenilerini dikmeye devam ettiler; gayri insani kontrol noktalarını kaldırmadılar ve mahkûmları serbest bırakmak için ciddi hiçbir faaliyete girmediler.
Gazze'nin Hamas'a ait olmasına şaşmalı. Doğrusu, mevcut İsrail politikaları sürdüğü takdirde daha da güçlenecektir; Batı Şeria'nın da Hamas toprakları olmasını önleyecek tek şey bir mûcize olabilir herhalde.
İkincisi, Filistinliler bölünmüş durumdalar ve lider yokluğu çekiyorlar ancak bölünmedikleri, Hamas toprakları diye bir şeyin olmadığı ve Filistinlilerin sembolü, onları temsil eden ve onlar adına otoriter bir şekilde konuşan karizmatik Filistinli bir liderin olduğu zamanlar da oldu. Anlaşmaya razı ve istekliydi. Ya peki İsrailliler ne yaptı o zamanlar? Kuvvetten düşürdüler, kuşattılar ve nihayet, kimilerine göre, onu ortadan kaldırdılar. İsrailliler, böl ve yönet diyen eski sömürgeci zihniyetin izinden gitiler; ve fakat geri tepti.
Haması doğuran İsrail politikaları, 2006 yazında efsânevi İsrail askeri makinesini başarıyla karşılayan kendinden emin bir askeri müesseseyi, yani Hizbullah ikilemini yaratanla aynıdırlar. Hizbullah askeri kabiliyetini Suriye ve İran yardımıyla iyileştiriyor diye İsrailliler çirkin bir şekilde çığılık atıyorlar. İsrail'in askeri kabiliyetlerini iyileştirmesi kabul edilebilir bir şeydir fakat aynısını Hizbullahın yapması pek büyük bir günahtır. Bu bir çifte standart değildir de nedir? İsrail ve Hizbullah, birbiriyle yüzleşen iki askeri varlıktır; askeri durumlarını iyileştirmek adına eşit haklara sahiptirler. Benzer şeylere ihtiyaçları vardır ve benzer yollarla karşılanacaklardır.
Suriye'nin buradaki yeri nedir? Olduğu yerde kıpırdamadan durarak İsrail'in rüzgarda sürüklenişini izliyor. İsrail'in ikilemleri Suriye'nin işine yaramaktadır zira bu ikilemler – Suriye'nin Hamas ve Hizbullah'la özel ilişkisinin çarpan etkisiyle – Arap-İsrail çatışmasında Suriye'ye hani neredeyse veto gücüne sahip ana aktör rolünü bahşetmekte ve Golan'ın paket içinde yerini sağlama alarak bir kenara bırakılmasının ve süresiz olarak dondurulmasının önüne geçmektedir.
İsraillileri anlaması güç! Bu ikilemlerin doğmasını kendileri sağladılar; önem ve başarı kazanmaları için taşları onlar döşediler. Şimdi ise bunları kuşatması ve dizginlemesi çin Suriye'ye handiyse yalvarıyorlar. İsraillileri ve Amerikalıları anlaması güç! Suriye'yi tecrit etmek ve ikincil bir konuma itmek için ellerinden geleni yaptılar ve İran'la yakın bağlar tesis etmeye zorladılar. Ve şimdi Tahran'la bağlarını koparması için Şam'a bilfiil yalvarıyorlar.
Son yıllarda İsrailliler ve peşi sıra Amerikalılar, Suriye'yi şeytâni bir güç olarak gördüler. Bu hükümden biraz şüphe edilse ve bu şüphenin Suriye lehine kullanılması suretiyle onu ciddi ve yapıcı bir ortak olarak görüp, ciddi bir barış sürecine niçin dâhil etmeyeydiler? Bunun vakti çoktan geldi; hem Amerika'nın demokrasi ve insan hakları adına yürüttüğü haçlı seferi tarihe karışmak üzere yani önemli bir çatışma konusu ortadan kalkmakta şu an. Böyle bir hamle, İsrail'in ikilemlerinin çözümüne şüphesiz olumlu katkı yapacaktır.
Bununla birlikte İsrailliler bu yönde bir irade beyan etmiyorlar. Suriye ile yürütülen son barış görüşmelerinde, iç ve dış çıkmazlarına ve başarısızlıklarına rağmen kendi taleplerini bildirdiler – Hamas, Hizbullah ve İran – ve tekliflerinin çıtasını düşürdüler ki önceki antlaşma ve uzlaşmalardan caymadır bu. Ve tıkama değilse de sürüncemede bırakmadır sanki İsraillilerin zamandan yana böyle bir lüksleri varmış gibi. Hayır yok.
Haziran 1967, İsrail'in cüceler arasında bir dev olduğunu ispatladı. Bununla beraber İsrail'in küstahlığı ve o zaferi kötü yönetimi – Şarm el Şeyh'in, Araplarla sağlanacak bir barıştan daha önemli olduğu asla ilan edilmemeliydi – Araplar arasındaki bölünme ve belirsizliğin de katkısıyla barışa bir şans tanımadı. İsrail, barış adına pek çok fırsat yakaladı. Şayet bu fırsatları değerlendirseydi Hamas'ın, Hizbullah'ın hatta siyasal İslam'ın ortaya çıkması için bir sebep olmayacaktı yahut da hiç değilse ortaya çıkış süreci gecikecekti. Arap-İsrail arasındaki barış havası hâkimken,.nükleer İran bile kraldan daha kralcı olmayacaktı.
Akıp giden zamanla birlikte dev de küçülmeye başladı ve cücelerden bazıları, küçük devler doğurdu; bu küçük devler, nitelik ve nicelik bakımından büyüyorlar ve İsrail'e sık sık uğrayıp görünecekler ve de yakasını bırakmayacaklar. İsrailliler kendi gülyabanilerini yarattılar; onlarla birlikte yaşayacak ya da onlarla birlikte ölecekler.
Dünya Bülteni için çeviren: Ertuğrul Aydın

Yeni Soğuk Savaş’ın kapıları Kafkasya’da açıldı


400 yıldır Kafkas halklarının baş cellâdı Rusya, ilk kez iki Kafkas halkının alnına hayat öpücüğü konduruyor.
Perşembe, 28 Ağustos 2008 14:50
Fehim Taştekin Neo-Conların programladığı Gürcistan'ın milliyetçi Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili'nin 1991'de Sovyetler tarih olduğundan beri 'de facto' bağımsız olan Güney Osetya'yı geri almak için Kafkasya'yı savaşın içine atmasıyla Moskova, tarihi fırsatı yakalayıp hem savaşa müdahil olarak Gürcistan'ın burnunu fena sürttü, hem de Güney Osetya ve Abhazya'yı resmen tanıdı. Bu adım uluslararası dengelerde fay hatlarının kırılmasına yol açtığı kadar Kafkas halklarının kendi iç çelişkileri yüzünden de derin zihinsel hesaplaşmalara yol açacak bir gelişme. Bir kere 400 yıldır Kafkas halklarının baş cellâdı Rusya, ilk kez iki Kafkas halkının alnına hayat öpücüğü konduruyor. Rusya'nın bölgeyi işgal edip içselleştirirken kolay lokmalar olsunlar diye birbirlerine arasında döşediği mayınlar bugün Kafkas halklarına ortak kurtuluş reçetesi sunmayı bile imkânsız kılıyor. Biri kurtuluşu Rusya Federasyonu'ndan kopmada arıyor, öteki kenetlenmede. Çeçenya'nın selameti Abhazya ve Güney Osetya'nınki ile aynı yoldan geçmiyor. Bu yüzden 1994'ten beri Rus işgaline 230 bin kurban vermiş yaralı Çeçenler basitçe 'düşmanımın düşmanı dostumdur' mantığıyla Rusya'ya karşı Gürcistan'a destek açıklamaları yapmayı tercih ediyor. Beri tarafta ise Rusya'nın rolünü üstlenmiş bir başka ülke var; O da kendi içinde Gürcüler dışındaki Megrel ve Svanlar dahil diğer etnik grupları hiçe saydığı yetmezmiş gibi Saakaşvili'nin 2004'te Gül Devrimi'nin ardından defterini dürdüğü Acarya ile 1989'dan beri birkaç savaşla zapt edemediği Güney Osetya ve Abhazya üzerinde emperyal iştahından bir türlü vazgeçemeyen Gürcistan. Tabi zihinsel kalıplarımız Soğuk Savaş'ın 'Rusya düşmandır, Amerika dost' basmakalıbıyla törpülendiği için 7 Ağustos'ta Kafkasya'da savaşı başlatan tarafın sırtını Batı'ya yaslayan Gürcistan olduğunu bile çoğu insan kabullenemedi. Tabi medyanın ağır manipülasyonlarının da ciddi anlamda payı var. Ama Rusya'nın gerek Çarlık, gerek Sovyetler dönemi gerekse yakın tarihteki korkunç sicillerini unutmadan ve tabi ki Soğuk Savaş döneminin zihinsel kalıplarını çöpe atarak ortaya çıkan manzarayı okumak şart oldu; Soğuk Savaş döneminin tabiriyle 'halkların düşmanı Rusya', Gürcistan'ın hesapsız-kitapsız maceraları sayesinde savaşa girip Gürcüleri geri püskürtmeye başladığı 8 Ağustos 2008 tarihi itibariyle tarih sahnesine 'barış gücü' olarak geri döndü! Gürcistan'ın bir gecede yerle bir ettiği Güney Osetya ve sıranın kendisine gelmesini bekleyen Abhazya halkları doğal olarak Rusya'ya müteşekkir. (Osetler yeni bir Gürcü işgalinden kurtulurken, Abhazlar da hem üzerlerine gelen tehdidi savuşturdu, hem de karambolda 1992-1993 savaşının ardından kontrolü sağlayamadığı Kodor Vadisi'nin üst kısmını geri almayı başardı.) Birinci Rus-Çeçen savaşının günahını 'sarhoş' Boris Yeltsin'in boynuna yıkarsak en azından ikinci Çeçenya işgalinin mimarı Vladimir Putin, 130 bin masum insanın ölümünden Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde savaş suçlusu olarak yargılanması gerekirken Kafkas halklarının bir kısmı için kurtarıcı oluverdi. Bombardıman altındaki Osetlerin "Kurtar bizi Putin" yakarışları uzun süre kulaklarımızı çınlatacak! Tabi ki Putin de yakaladığı bu fiyakadan dolayı Saakaşvili ve patronu Amerikan Başkanı George W. Bush'a müteşekkir kalacaktır! Kuşkusuz son savaşın uluslararası dengeleri de alt üst eden en çarpıcı sonucu, Gürcistan'ın Oset ve Abhaz sınırlarında durdurulmasının ötesinde Gorili Joseph Stalin'in Sovyetler zamanında Gürcistan'a hibe ettiği bu iki bölgenin yıllarca süren ambargoların ardından Rusya Federasyonu tarafından bağımsız devletler olarak tanınması oldu. Üstelik özellikle Abhazya'ya 1995'te Bağımsız Devletler Topluluğu kararıyla dayatılan ambargonun en önemli tarafının Rusya olduğunu unutmamak lazım. Rusya ambargoyu ancak Kosova'nın Sırbistan'dan koparılmasına misilleme olarak birkaç ay önce kaldırmıştı. Artık Kosova'nın tek taraflı bağımsızlığını BM kararı olmaksızın tanıdığı için uluslararası hukuk sopasını elinden düşürmüş olan Batı kanadının sızlanmaları bu saatten sonra Gürcistan'ın toprak bütünlüğünü sağlayamayacak. Abhazlar ve Osetleri Gürcistan içinde ancak Stalin gibi bir demir yumruk ve onun polis şefi Lavrenti Beria tutabilirdi. Her ikisi de Gürcü asıllıydı. Ne Zviad Gamsahurdiya, ne Eduard Şevardnadze ne de Mihail Saakaşvili'nin yumrukları Stalin'in eldivenlerini dolduracak kadar büyük değildi. Malum Sovyet şemsiyesiyle birlikte Güney Osetya ve Abhazya'yı Gürcistan'a özerk bölge yapan zoraki hukuki bağ sayılan 1925 anayasası da çöpe gitmişti. Ama 1989, 1991 ve 1992'de Güney Osetya'dan, 1992-1993 savaşında Abhazya'dan geri püskürtülen Gürcistan henüz savaş halindeyken apar topar kabul edildiği BM tarafından tanınmış sınırlarını korumaya kendini fazlasıyla kilitledi. SSCB zamanında neredeyse her 10 yılda bir Gürcistan içinde kalmaya isyan etmiş Osetler ve Abhazlar hiçbir zaman Tiflis'in hükmünü kabullenmedi. Batı ambargoda ısrar eden Gürcistan'ın eziyetle bu halkları kazanamayacağını söylemedi, 7 Ağustos öncesinde 2008 sonuna kadar Abhazya ve Güney Osetya'yı seçim vaadi yapmış olan Saakaşvili'ye savaşın çözüm olamayacağını açıkça söylemediği gibi... Bu saatten sonra Rusya kendi çıkarları için Abhazya ve Güney Osetya'nın hamisi kesilecek, Batı'ya düşen de Gürcistan'ın zaten kağıt üzerinde kalmaktan öteye geçememiş toprak bütünlüğü üzerine soğuk su içmek olacaktır. Düne kadar "Kosova emsal olur" diyerek Batı'yı uyarmış olan Rusya Abhazya ve Güney Osetya'yı tanıma argümanlarında daha sağlam zeminde otururken, Batı burada çifte standardı temsil ediyor. Bundan sonra da Batı'nın hamleleri, yeni soğuk savaşın seyrini belirleyecektir. Taraflar hem Kafkasya hem küresel düzlemde yeni kartlar açacaktır. Yarının gündeminde iki cephe halihazırda savaşta olan Bush "21'inci yüzyıl yen nüfuz alanları açma çağı değildir" diyerek alemi güldürse de yeni nüfuz savaşları, sıcak bölgeler ve restleşmelerle olacaktır.


Dünya Bülteni

Rusya AB'ye de rest çekti: Hastasınız


Rusya, yaptırımları düşünüyoruz diyen AB'ye de rest çekerek "hastalıklı bir karar" açıklamasında bulundu.
Perşembe, 28 Ağustos 2008 13:10

AB dönem başkanı Fransa, Rusya'ya karşı yaptırım kararının alınması için görüşmelere başlanacağını açıkladı. NATO, Rusya'ya "Güney Osetya ve Abhazya'yı tanıma kararını geri çek" diye rest çekti. Rusya karşılığında Çin, İran, Hindistan dahil bölge ülkelerini zirvede toplayıp tam destek aldı. AB ise bugün, Rusya'ya yaptırım uygulamayı düşündüğünü açıkladı. Rusya karşılığnda "AB'nin düşüncesi hastalıklı" dedi.
AB dönem başkanı Fransa'nın Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, Avrupa Birliği'nin Rusya'ya karşı yaptırım düşündüğünü bildirdi. Rusya "AB'nin yaptırım düşüncesi hastalıklı" açıklamasını yaptı.
Kouchner, pazartesi günü Gürcistan'la ilgili yapılacak zirve toplantısında Rusya'ya karşı ne gibi tedbir kararı alınabileceği sorusu üzerine, "Yaptırımlar düşünülüyor" dedi, ancak ayrıntı vermedi. Rusya'nın hafta başında Güney Osetya ve Abhazya'yı tanıma kararı uluslararası camiada büyük tepki çekmişti.
Lavrov: Batının zihin karışıklığının ve hastalıklı hayal gücünün ürünü
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, AB içinde Rusya'ya yaptırım uygulamaya yönelik tartışmaların, "Batının zihin karışıklığının ve hastalıklı hayal gücünün ürünü" olduğunu söyledi.
Lavrov, Tacikistan'ın başkenti Duşanbe'de düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesinde gazetecilere yaptığı açıklamada, Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner'in, AB liderlerinin Rusya'ya yaptırımlar uygulamayı düşündüğü ve Rusya'nın yakında Moldova, Ukrayna ve Kırım'a saldıracağı yolunda açıklamalarda bulunduğunu belirtti.
Söz konusu açıklamaları, "hastalıklı bir hayal gücünün ürünü" olarak nitelendiren Lavrov, "Bence bu tam bir zihin karışıklığının göstergesidir" dedi. AB dönem başkanı Fransa'nın Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, Avrupa Birliğinin Rusya'ya karşı yaptırım düşündüğünü bildirmişti.

Kaynak: Ajanslar

Kritik zirvede Rusya'ya destek


Şangay zirvesinde, Rusya'nın bölgedeki barışçıl faaliyetleri desteklendiği açıklandı.
Perşembe, 28 Ağustos 2008 14:07
Rusya ve Çin'in öncülüğünde kurulan Şangay İşbirliği Örgütü Duşanbe zirvesinde Rusya'nın bölgede barışı sağlamaya yönelik çalışmalarına destek verirken, Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlıklarının tanınması ile ilgili açıklama yapmadı. Tacikistan'ın başkenti Duşanbe'de bugün başlayan Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesinde konuşan Rusya Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev, "ŞİÖ ülkelerinin müşterek tutumunun, Gürcistan'ın Güney Osetya'ya saldırısını aklamaya çalışanlar için ciddi bir mesaj olacağını" söyledi. "ŞİÖ ülkelerinin ortak tutumunun gerekli uluslararası yankıyı da bulacağını" ifade eden Medvedev, ŞİÖ ülkeleri liderlerine, "ülkesinin bu konudaki barışçıl çabalarıyla ilgili anlayış ve tarafsız değerlendirmelerinden dolayı" teşekkür etti. Çok sayıda ülkenin ŞİÖ'ye tam üye olma girişiminin, örgütün uluslararası ağırlığını gösterdiğini kaydeden Medvedev, zirvede, örgütün genişlemesiyle ilgili siyasi, hukuki, örgütsel ve parasal meselelerin incelenmesi amacıyla bir çalışma grubu oluşturulması konusunda karar alınacağını kaydetti. Örgütün etkinliklerinde gözlemci sıfatıyla yer alan ülkelerin artık ŞİÖ bakanlar toplantısına davet edileceğini anlatan Medvedev, ayrıca ŞİÖ'nün Afganistan'daki yeniden yapılanma sürecinde rolünün güçlendirilmesini istedi. Medvedev, "ŞİÖ'nün Afganistan'a eğilmesine büyük önem veriyoruz. Sadece ortak çabalarla bu ülkedeki terör ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi tehditlere karşı verimli mücadele edilebilir" diye konuştu. Rusya'nın, ŞİÖ himayesinde bir Afganistan konferansı düzenlenmesine üyelerin güçlü destek verdiğini anlatan Medvedev, "Bu çerçevede Afganistan'da terör, uyuşturucu kaçakçılığı ve örgütlü suçlarla mücadelede pratik çözümler bulunabileceğine inanıyorum" dedi. Medvedev ayrıca, ŞİÖ'nün bir sonraki zirvesinin haziran 2009'da Rusya'nın Ekaterinburg kentinde yapılacağını, burada örgütün dönem başkanlığını üstleneceklerini söyledi.


DUŞANBE DEKLARASYONU VE ORTAK BİLDİRİ İMZALANDI

Şanghay İşbirliği Örgütüne (ŞİÖ) üye ülkelerin liderleri Tacikistan'ın başkenti Duşanbe'de yapılan zirvede, Duşanbe Deklarasyonu ve ortak bildiri imzaladı. Deklarasyonda, "ŞİÖ ülkeleri devlet başkanlarının, Güney Osetya'daki sorunun çözülmesi amacıyla Moskova'da kabul edilen 6 prensibin memnuniyetle karşıladıkları ve Rusya'nın bu bölgedeki barış ve işbirliğine yönelik faal rolünü destekledikleri" belirtildi.
Zirvede imzalanan diğer belgeler arasında üye ülkeler arasında terörle mücadele konusunda ortak tatbikat yapılması ile silah ve patlayıcı madde kaçakçılığıyla mücadelede işbirliği anlaşması ve ŞİÖ Bankalararası Kurumu ile Avrasya Kalkınma Bankası arasında ortaklık ilişkileri memorandumu bulunuyor.

Kaynak: Ajanslar

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Stalin, Boğazı ele geçirmek istemiş


Sovyetler Birliği dönemine ait arşivlerde her gün yeni bir bilgi gün ışığına çıkarken, Sovyet lider Stalin`in Hitler`den Çanakkale ve İstanbul boğazlarının ele geçirilmesi için Nazi Almanyası


Sovyetler Birliği dönemine ait arşivlerde her gün yeni bir bilgi gün ışığına çıkarken, Sovyet lider Stalin`in Hitler`den Çanakkale ve İstanbul boğazlarının ele geçirilmesi için Nazi Almanyası lideri Adolf Hitler`den destek istediği bildirildi.
Rus Vremya Novostey gazetesinde “Nisan Dönüşü Protokollerde Geçmiyor” başlığıyla yayımlanan haberde, arşiv belgelerinin incelenmesi sonucu 1941 yılında Nazi Almanyası ve ve Sovyetler Birliği arasındaki savaşı kimin başlattığının ortaya çıktığı kaydedildi.
Haberde, Stalin`in nisan 1941`de Hitler ile başlatacağı savaşın tarihini bizzat kendisinin belirlediği ifade edilerek, Stalin`in Almanya`ya karşı savaşı 1941 yılının sonbaharında başlatmayı planladığı kaydedildi. Almanların kasım 1940`ta dünyayı bölmek için yeni bir girişimde bulunduğu belirtilen haberde, Türkiye ile ilgili şu bilgilere yer verildi:
“Dönemin SSCB Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov`un Berlin`i savaş öncesinde ziyareti sırasında, dünyanın paylaştırılması için yeni anlaşmalar yapması planlanıyordu. Ancak iki ülke bu görüşmeler sırasında anlaşmaya varamadılar.
Molotov, Balkanlar ile Finlandiya`nın Sovyetler Birliğine verilmesini talep ederken, İstanbul ve Çanakkale boğazlarındaki askeri birlikleri ele geçirmek için Türkiye`ye karşı açılacak savaşta Almanya`nın kendilerine destek vermesini istedi. Molotov`un önerisinde, SSCB ile Almanya`nın birleşerek Türkiye`ye karşı savaş başlatması bile öngörülüyordu. Tüm bunların 5 adet gizli protokolde imzalanması planlanıyordu.”
Haberde, Hitler`inse Sovyetler Birliği`nin sadece Asya`ya doğru ilerlemesini ve bu çerçevede Afganistan ile İran`ı ele geçirmesinin yeterli olacağını düşündüğü belirtilerek, “Hitler, Avrupa`yı kimseyle paylaşmak istemiyordu” denildi.
Molotov`un Berlin ziyaretinin başarısızlıkla sonuçlanmasının iki ülkenin birbirlerini rakip ve askeri düşman olarak görmeye başlamasına neden olduğu belirtilen haberde, iki ülke arasındaki çatışmaların işaretlerinin 1941 yılının başlarında net şekilde görülmeye başlandığı kaydedildi.
Sovyetler`in Nazi Almanyasının Balkanlar`daki varlığına karşı olduğu konusunda Berlin`e defalarca uyarıda bulunduğu ifade edilen haberde, şöyle denildi:
“Nisan ayında Nazi ordusu Bulgaristan`a girince, Türkiye de endişelenmeye başladı. Moskova, Türkiye hükümetiyle ilişkiye geçerek, Türkiye`nin Nazi Almanyası tarafından saldırıya uğrayacağını, Türklerin eline silah alarak kendi toprak bütünlüğünü korumaya çalışması halinde Sovyetler Birliği tamamen tarafsız olarak Türkiye`yi anlayışla karşılayacağını vurguladı. Bu ?çıklama ile Moskova, Ankara`nın Bulgaristan veya Almanya ile savaşa girmesi halinde, arka cephesi konusunda emin olması için güvence vermişti.”


2008-04-10 Çevrimiçi haber

Yaşar Büyükanıt'tan Montrö çıkışı


Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, "Montrö Anlaşması'na aykırı bir durum yok" dedi.
Çarşamba, 27 Ağustos 2008 20:48
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, "Şu anda Montrö Anlaşması'na aykırı bir durum Karadeniz'de yok, bu kadar basit" dedi. Orgeneral Büyükanıt, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'ndaki devir teslim töreninin ardından verilen resepsiyonda gazetecilerin, Türk boğazlarından geçen gemilerin Montrö Anlaşması'na uygun olup olmadığı soruları üzerine, şunları söyledi: "Bazı kişiler, Montrö Anlaşması'nı okumuyor, ama yazıyor. Allah rızası için okusunlar. Şimdi yığıldı, bilmem ne oldu. Montrö anlaşması harfiyen uygulanıyor. Şu anda Montrö Anlaşması'na aykırı bir durum Karadeniz'de yok, bu kadar basit. Ama öyle bir hava veriliyor ki sanki Montrö Anlaşması yerin dibine girdi. Montrö Anlaşması'ndan memnun olmayanlar yok mu, var. Olmaması mümkün değil, ama Montrö Anlaşması bizim için çok önemli. Karadeniz, bölgenin en sakin denizi, ama karıştırmaya başlıyorlar. Ben bunları sempozyumda da anlattım. Çevredeki bütün sorunları Karadeniz'e giydirmeye çalışıyorlar. Dağlık Karabağ'dan Moldovya'ya Ermenistan'a kadar. Onun için Karadeniz konusunda Türkiye'nin çok hassas olması gerekir, Karadeniz'in istikrarının bozulmaması gerekir." Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Metin Ataç da ABD gemilerinin boğazlardan geçişinin Montrö Anlaşmasına uygun olduğunu belirterek, "Geçmeden önce konuyu, en ince ayrıntısına kadar inceledik" dedi.

Kaynak : AA

Bu iddialar çok tartışılacak!



ABD`de önceki gün çıkan bir kitap, Irak`ta geçen yıl idam edilen devrik lider Saddam Hüseyin`in Alman diktatör Adolf Hitler`in gayrımeşru oğlu olduğunu iddia ediyor. İddiya göre Hitler`in sevgilisi 20 Nisan 1937`de Saddam`ı doğurdu.
Hitler`in sevgilisi 20 Nisan 1937`de Saddam`ı doğurdu. Nazi ajanları hastaneyi basıp bebek Saddam`ı Tikrit`e götürdü."
Bu iddialar önceki gün piyasaya çıkan "Reich`ın Oğlu" kitabının yazarı De Sales`e ait
Irak`ta geçen yıl idam edilen devrik lider Saddam Hüseyin hakkında ortaya atılan yeni iddia komplo teorisyenlerini bile dehşete düşürdü. ABD`de önceki gün çıkan bir kitap, Saddam`ın Alman diktatör Adolf Hitler`in gayrımeşru oğlu olduğunu iddia ediyor.
J.P De Sales tarafından yazılan "Reich`ın Oğlu" adlı tarihi kitaba göre, 1936`da Hitler`in genç sevgililerinden biri hamile kaldı. Bundan Hitler`in bile haberi yoktu ancak Alman gizli servisi bu bebeğin "Führer" için sorun yaratacağını düşünerek, genç kızı doğum yapması için Beyrut`a kaçırdı.
Bu sırada Alman ajan Reinhardt Hoffmann, Bağdat`ta Nazi yanlısı bir Arap genci olan Hayrullah Tulfa`yla pazarlık yapıyordu. Ajan, Tulfa`ya yüklü bir miktar para vererek, nisanda doğacak bebeğe iyi ve güvenilir bir aile bulmasını istedi. Tulfa da bu iş için nisanda doğum yapacak kızkardeşi Subha`yı önerdi.
Nazi ajanları biliyordu
Hitler`in sevgilisi 20 Nisan 1937 günü Saddam`ı dünyaya getirdi. Tam yedi gün sonra Subha`nın doğum sancıları tuttuğunda, Nazi ajanları Beyrut`taki hastane odasını bastı.
Annesinin kucağından zorla alınan bebek gece gizlice Tıkrit`te Tulfa ailesinin fakir gecekondusuna götürüldü. Bu sırada Hayrullah kızkardeşinin doğuracağı bebekle, ajanların getireceği bebeği kimseye fark ettirmeden nasıl değiştireceğini hesaplıyordu. Ancak hiç beklemediği bir şey oldu. Bebek ölü doğmuştu ve kızkardeşi de kan kaybından bilincini kaybetmişti. Bu fırsatı değerlendiren Hayrullah, kimseye fark ettirmeden bebekleri değiştirdi. Ölü bebeği de Alman ajanlar ortadan kaldırdı.
Saddam büyüyünce babasının Hüseyin el Macit olduğu ve doğum öncesinde kendilerini terk ettiği söylendi. Bu nedenle `dayısı` Hayrullah, Saddam`a bir baba gibi yaklaşıyor ve yaşamı boyunca üzerinde büyük etkisi oldu. Nazi sempatizanı ve aşırı milliyetçi militan olarak tanınan Hayrullah, 1941 yılında İngilizler`e karşı yapılan Raşit Ali İsyanı`na katıldığı için altı yıl hapis yattı. Hayrullah, Saddam Devlet Başkanı olduktan sonra Bağdat Belediye Başkanlığı`na da atandı.
İŞTE İDDİAYI ‘DOĞRULAYAN` 6 ÇARPICI KANIT
1- Saddam kendisi de defalarca babasını tanımadığını söyledi.
2- Babasız bir çocuk olarak dayısı tarafından büyütüldü. Dayısının Naziler`le bağlantısı çok uzun süre önce kanıtlanmıştı.
3- Baba ile oğlu şaşırtıcı derecede birbirine benziyor.
4- Ortadoğu`da babasız bir adam nasıl olur da, Almanya gibi süpergüçlerden yardım almadan büyük bir diktatör haline gelebilir.
5- Saddam Hüseyin hayatının her döneminde Alman ajanlar tarafından korunuyordu. BM ambargosu sırasında Alman şirketleri Irak`a iş yapıyordu.
6- Saddam Hüseyin`in Bağdat`taki sığınağını yapan Alman mühendis Karl Bernd Esser`in dedesi, Alman diktatör Adolf Hitler`in de sığınağını yapmıştı.
TARTIŞILACAK KİTAP
"Reich`ın Oğlu" adlı kitapta iki diktatörün birbiriyle kan bağı olduğu, Saddam`ın, Hitler`in sevgilisinden doğduğu savunuluyor. Nazi ajanlarının da her şeyi bildiği iddia ediliyor.
HİTLER`İN IRAK`A ARMAĞANI
Nazi Almanya`sıyla Irak yönetimi zaman zaman yakın ilişkiler kurmuştu. Adolf Hitler de 1932`de Irak Kralı Gazi`ye Mercedes LK500 model bir araç hediye etmişti. Şimdi Bağdat`ın kuruluş yıldönümü kutlamaları çerçevesinde sergilenen bu araç büyük ilgi çekiyor.
Vatan

Cezayir'de terör ve derin devlet


Cezayir bağımsızlığını kazandığından beri sürekli askerler tarafında yönetildi. Görünüşte ülkeyi yöneten FLN liderleri genellikle asker kökenli kişilerdir.
Çarşamba, 27 Ağustos 2008 10:52

İbrahim Tığlı / Dünya Bülteni
Son günlerde Cezayir'de otomobil ve otobüslere yerleştirilen bombaların patlaması sonucu yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesi, ülkenin yeni bir iç savaşa mı giriyor korkusunu yaşattı. Aralık 2007'den beri büyük çapta bir şiddet olayı gerçekleşmemişti.
Patlamaları, son bir yıldır bu tür bombalama olaylarını dünyanın başka bölgelerinde de gerçekleştiren el Kaide'nin, Cezayir kolu olarak bilinen Mağrip Cephesi üstlendi.
Bombalamayı gerçekleştirenler, el Cezire televizyonuna gönderilen kaset sayesinde kamuoyu tarafından öğrenilse de tetiği çektiren asıl gücün kim olduğu konusunda değişik cevaplar verilmektedir. Bu patlama olaylarının 11 Nisan 2007'de Hükümet Sarayına ve Birleşmiş Milletler ofisine gerçekleştirilen saldırılarla benzerlik taşıması ve bu saldırılara Cezayir İstihbarat Teşkilatına mensup bazı üst düzey generallerin adının karışması, patlamaların arkasında başka güçlerin olabileceğini göstermektedir.
Bombalama gerçekleştirdikten birkaç saat sonra, GİA'nın eski kurucu ve başkanlarından olan Hasan Hammad'ın, al Khabar gazetesine yaptığı açıklamada; patlamaların İslamcılar tarafından yapılmadığını, Çünkü Cezayir'de faaliyet gösteren tüm silahlı İslamcı grupların 2006'da silah bırakma kararı aldıklarını belirtmesi, kuşkuları artırmaktadır. Yine aynı medya kuruluşuna eski FİS başkanlarından Madeni Mezrak'ın; patlamaların İslamcı örgütlerin işi olmadığını, Cezayir iç savaşında en büyük zararı sivil halk gibi İslamcıların gördüğünü, en çok barış ve huzura kendilerinin ihtiyaç duyduklarını söylemesi, Hammad'ın söyledikleri ile paralel niteliktedir.
Peki, bu bombalı saldırıların arkasında kimler var?
Saldırıyı gerçekleştiren el Kaide'nin Kuzey Afrika'da ki silahlı kolu Mağrip Cephesidir. Mağrip Cephesi bir sene önce GİA'nın kendini feshetmesiyle kurulan bir örgüttür. GİA üyelerinin büyük bir bölümü yeni örgüte katılmadılar ve sessiz kalmaya devam ettiler. Örgütün GİA'dan ayrılan en önemli özelliği ise eylemlerini şehirlerde gerçekleştirmesidir. GİA kırsal kesimlerde daha etkili iken, Mağrip Cephesi şehirlerde etkilidir. Bombalı saldırılar, örgütün kullandığı eylem türleridir. Daha önce GİA hiçbir şehirde Mağrip Cephesi kadar profesyonel eylemler gerçekleştirmemişti. Terör uzmanları hiçbir örgütün çok kısa bir sürede böyle profesyonel eylemlere girişemeyeceğini iddia ediyor. Eylem türü olarak 1998 ve 2003'te İslamcılara atfedilen, fakat daha sonra Askeri İstihbarat Teşkilatı, DRS'nin yaptığı bombalı saldırılarla benzerlik göstermesi, askeri yetkililerin bu bombalamaların arkasında olabileceği kuşkusunu veriyor.
Cezayir bağımsızlığını kazandığından beri sürekli askerler tarafında yönetildi. Görünüşte ülkeyi yöneten FLN(Ulusal Kurtuluş Cephesi) liderleri genellikle asker kökenli kişilerdi. Askeriye ile devlet 2005'e kadar iç içe olmuştu. 2005'te yapılan yasal düzenlemelerle askerlerin yönetimde etkisi azaltılmaya çalışılmış, özellikle üst düzey generaller bu durumdan rahatsız olduklarını açıklamışlardı.
1999'dan beri devlet başkanlığını sürdüren Abdulaziz Bouteflika, 2005'te genel af çıkartmış, ülkede şiddet ortamının tekrar yaşanmaması için "huzur ve barış kanunları" adını verdiği kanunların çıkmasını sağlayarak önemli bir adım atmıştı. Devlet başkanının bu kanunları çıkartmaktaki maksadının üçüncü dönem devlet başkanlığını da garantilemek olduğu öne sürülmüştü. 2009 Nisan'ında yapılacak devlet başkanlığında tekrar aday olacak olan Bouteflika'nın, İslamcılarında desteğini almak istiyor yorumları yapılmıştı.
İç savaşa sırasında yapılan katliamlara adı karışmış General Tevfik ve adamlarının Bouteflika'nın yaptıklarından rahatsız olduğu bilinmektedir. Cezayir Askeri İstihbarat Teşkilatı yani DRS, halen General Tevfik'in adamları tarafından yönetilmektedir. General ve adamlarının Fransa'ya daha yakın olduğu ve iç savaş sırasında en büyük yardımı Fransa'dan aldıkları bilinmekte. Devlet başkanının 2003'ten beri ABD ile yakınlaşması, gerek Fransa'yı gerek General Tevfik grubunu rahatsız etmektedir. ABD giderek Cezayir politikaları üzerinde belirleyici bir güç olmaya başlamıştır. 2004 ve 2006'da terör bahane edilerek ABD askerleri Cezayir'e gelmiş ve Cezayir ordusuna ABD tarafından askeri ve teknolojik yardım yapılmaya başlanmıştır. Cezayir'in en büyük müttefiki Fransa iken, yakın zamanlarda bu müttefikin ABD olması, bombalamalarla bu ilişkinin rolü olabileceğini göstermektedir.
GİA 2006'nın sonlarında kendisini lağvediyor ve örgütün bazı ileri gelenleri hükümetin çağrısına uyarak silahlarını bıraktıklarını açıklıyorlar. 20007 yılının ocak ayında GİA'dan ayrılan bir grup el Kaide ile birleşerek uluslararası terör örgütünün, Cezayir kolunu oluşturduklarını ve isimlerini Mağrip Cephesi olarak değiştirdiklerini açıklıyorlar. Yeni örgütün kurulmasından sonra kanlı saldırılar tekrar başlıyor. 2007 yılının Aralık ve Nisan aylarında gerçekleşen bombalı saldırılarda yüzlerce kişi öldü. Fransa merkezli İREN adındaki araştırma kuruluşu yayınladığı raporda, bu saldırıların DRS tarafından gerçekleştirilmiş olabileceği ifade edilmişti. DRS'den bazı görevlilerin, Mağrip örgütüne katıldıkları yetkililer tarafından bilinmekteydi.
Cezayir basının satır araları iyi okunduğunda, devlet içindeki güçlerin bu saldırılardan sonra birbirlerini suçladıkları görülmektedir. Hükümet yanlısı Vatan gazetesi, saldırıların El kaide tarafından gerçekleştirildiğini söylerken, Fransızca yayın yapan ülkenin en etkili gazetelerinden biri olan Liberte saldırıların arkasında devlet güçleri ile birlikte çalışan uluslararası güçlerin olabileceğinden söz etmişti.
Son saldırıların, özellikle devlet başkanına bir mesaj iletilmek istendiğinin ve Bouteflika'nın icraatlarından memnun olmayan devlet içindeki güçlerden gelebilme ihtimali söz konusudur. Çünkü hedef olarak seçilenler emniyet güçleri ve askerlerdir. Afrika'nın en iyi istihbarat gücüne sahip Cezayir İstihbaratının, peş peşe gerçekleşen bombalı saldırılardan bihaber kalması gerçekten şaşırtıcıdır. İç savaş deneyimi yaşamış, dünyanın en profesyonel istihbarat örgütlerinden bir olan DRS yetkililerinin, patlamaları televizyondan öğrenmeleri nasıl açıklanabilir? Ağustos ayında gerçekleşen beş patlamada on tona yakın patlayıcı kullanılmış. Turistik seyahatin bile kolay olmadığı bir ülkede farklı şehirlere bu patlayıcılar nasıl bu kadar kolay taşınabiliyor?
ABD'nin acaba bu bombalama olaylarında etkisinden söz edebilir mi?
Bu sorunun direkt cevabını vermek zor gözüküyor. Fakat bu saldırılardan en kazançlı çıkan ülke kuşkusuz ABD'dir. 2003'te ABD ile Cezayir arasında ticari ilişkiler kurulmaya başlandı. İlkin ABD petrol şirketlerinin boy gösterdiği Cezayir ekonomisine, diğer ekonomik alanlarda da faaliyet gösteren ABD şirketlerin katılması ile, ülkede son üç yılda hızlı bir liberalleşme yaşandı. El Kaide'nin bölgede saldırılara girişmesi, ABD'nin Cezayir'de kalıcılığını devam ettirecektir. 11 Nisan 2007'de meydana gelen patlamalardan birkaç gün önce, Amerikan petrol şirketi Anadorca'nın sözleşmesi feshedilmiş, şirket üç milyar dolarlık bir zarara uğramıştı.
GİA gibi silahlı gruplar, Cezayir'de yaşananların sorumlusu olarak Fransa'yı görmüşler ve bu ülkeyi baş düşman ilan etmişlerdi. Fakat Mağrip Cephesi, yeni düşmanın ABD olduğunu belirterek, bombalamalar ABD şirketlerinin bulunduğu bölgelerde gerçekleşmişti. Bu olayları fırsat bilen ABD, "Büyük Ortadoğu Projesi"ne uygun bir şekilde bölgeye yerleşmeye başlamıştı. Çünkü ABD için bu saldırılar, sadece Cezayir hükümetini ilgilendiren saldırılar değildi. Terörle mücadele yapmak ancak uluslararası bir işbirliği ile mümkündü. El Kaide'nin Cezayir için bir tehdit sayılması; ABD'nin Kuzey Afrika'da ki ekonomik, politik ve siyasi gücünü daha da pekiştirecektir. Fransa, bu yeni durumdan en fazla zarar gören ülke konumuna gelmiştir. Temmuz ayında ilk defa Cezayir'de bir devlet başkanı, Fransa'nın ülkede uzun yıllar soykırım yaptığını söylemesi bir tesadüf olarak görülebilir mi? Devlet başkanı Abdülaziz Bouteflika'nın Fransa ile ilişkilerini askıya alması, yeni partnerinin ABD olduğunu göstermektedir. Fransa'ya yakın generallerin tavsiye edilmeye çalışılması ve bu askerlerin çoğununda DRS'nin üst düzey görevlileri olması, saldırılarla bu ülkelerin ilgisinin olabileceğini de açığa çıkarmaktadır.
Geçen haziran ayında bir üst düzey DRS mensubunun Fransa'da yayın yapan Risques İnternationaoux dergisine yaptığı açıklamada; istihbarat örgütünün, terör örgütünün karar mekanizmasına kadar sızdığını ve örgütün her faaliyetinden haberdar olduklarını söylemesinden iki ay sonra saldırının gerçekleşmesi, DRS ile bombalama eylemleri arasında bir bağlantının kurulabileceğini de göstermektedir.
Saldırılar kimden gelirse gelsin, Cezayir için bir felakettir. On yıl devam eden iç savaşta 150.000 fazla insan hayatını kaybetti. Ölenlerin çoğu masum sivillerdi. Bu kirli savaşa seyirci kalmamak, öncelikle Cezayir halkının görevidir. Ülkenin yeni bir iç savaş yaşaması, ne İslamcıları ne de Cezayir'in menfaatlerini düşünen devlet görevlilerini memnun edecektir. Kazanan belki Fransa veya ABD olacak, ama kaybeden Cezayir halkı olmaya devam edecektir.