24 Mayıs 2009 Pazar

ABD ordusu ve misyonerlik

Dünya Bülteni / Haber Merkezi

Peştun ve Dari dillerine tercüme edilmiş İncilleri nasıl dağıtacaklarını müzakere eden ABD askerlerinin görüntüleri ortaya çıktı ama Amerikan ordusu askerlerinin Afganları İslamdan döndürme çalışmalarına izin verdiğini inkar ediyor. Hava Kuvvetleri emeklisi, Military Religious Freedom Foundation kurucusu ve Reagan yönetimine hukuk müşavirliği yapmış Mikey Weinstein ve Harper Magazine'de yayınlanan The Crusade for a Christian Military başlıklı makaleyi kaleme alan Jeff Sharlet'le birlikteyiz.

Amy Goodman: Eski Afganistan başbakanı Ahmed Şah Ahmedzai, ABD askerlerinin Afganları Hıristiyanlığa çekmek için çalışmalar yaptıkları yönündeki iddiaların incelenmesi çağrısını yaptı ve "Afganistanda yapmaları gerekenden büsbütün sapmadır bu" dedi. Ahmedzai'nin sözleri, Bagram hava üssündeki Amerikan askerlerini Peştun ve Dari dillerine tercüme edilmiş İncilleri nasıl dağıtacaklarını müzakere ederken gösteren ve el Cezire'de yayınlanan görüntülerden sonra geldi. Amerikan ordusu, askerlerinin Afganları İslamdan döndürme çalışmalarına izin verdiğini inkar ediyor. Ordu, görüntüde yer alan İncillere el konulduğunu, imha edildiklerini ve hiçbir zaman da dağıtılmadıklarını iddia ediyor. Amiral Mullen Pazartesi günü Pentagon'da yaptığı bir açıklamada "ABD ordusu bakış açısından, belirli bir dine arka çıkmak durumunda değiliz kesinlikle" dedi.


Pentagon, film yapımcısı ve eski bir asker olan Brian Hughes'ın çektiği görüntüleri yayınladığından dolayı el Cezire'yi eleştirdi. Ordu sözcüsü Albay Greg Julian "bunların çoğu bağlamından koparılmış şeyler. Sorumsuz ve münasebetsiz gazetecilik bu. Afganlara din propagandası yapmak gibi bir çaba yok. El Cezire ise Pentagon'un iddialarına cevap olarak salı günü görüntüleri olduğu gibi yayınladı. Seçtiğimiz bu görüntülerde yer alan din görevlisi, Bahriye Albayı Emmit Furner, faal hizmetteki askerlerin herhangi bir din propagandası yapmalarını yasaklayan Merkez Karargâh Genel Emirler No 1 hakkında müzakere ederken görülüyor.

Bahriye Albayı Emmit Furner: Elbette ki Kitab-ı Mukaddes'te emredildiği gibi yapın, ilahi kelâmı paylaşın fakat bunu nasıl yaptığınıza dikkat edin. Profesyonel bir şekilde yapın, Hıristiyan inancını profesyonel bir şekilde temsil edin. Kendi dininize döndürmek kurallara aykırıdır; bunun anlamı, çıkıp faal bir şekilde dine davet edilecek birilerini aramak demektir. Bu mesele hakkında çok şey söylemeyeceğim. Sadece dikkatli olun. Hıristiyan inancını saygın ve profesyonel bir şekilde temsil etmeniz gerektiğini hatırlayın. İnsanları İsa'ya kazandırmanın mütehakkim ve itici olmayan çeşitli yolları vardır. Bunu yapmanın yolları vardır. Sizler, başkasını kendi dinine çekme faaliyetini yasaklayan amir bir hükmün olup olmadığı hususunda ne düşünüyorsunuz? Başkasını kendi dinine döndürmenin (proselytize) ne olduğunu biliyor muyuz?

Bir asker: Yani ordu (işitilmiyor) genel bir emir?

Bir asker: Genel Emirler No 1.

Bahriye Albayı Emmit Furner: Bir Numara.

Çavuş Jon Watt: Kendi dininize döndüremezsiniz ama (işitilmiyor) verebilirsiniz.


Bahriye Albayı Emmit Furner: Pekâla bunun hakkında konuşalım. Ne düşünüyorsunuz? Buradaki kültürle etkileşim içine girebilmemiz, bu ülkedeki misyonumuz için önemlidir, er ya da geç kendi bildikleri üzere hareket etmeleri için bu şeyi geri verebilelim diye. Kafaları ve gönülleri ne kadar kazanırsak isyancıların, Talibanın ve kötü olan herkesin kökünü kurutma görevini de o denli başarıyla tamamlayacağız. Bizim yanımızdakilerin sayısının daha fazla olmasını istiyoruz ve şayet ateşli bir İncil vaizi, parmakla işaret eden ve eleştirel insanlar olarak görülürsek yanımızdakilerin sayısı daha fazla olmayacak. İlahi kelâmı paylaşmayın demiyorum. Bir Hıristiyan olarak yaptığınız şey. Ancak ilahi kelâmı akıllı bir şekilde paylaşın: Sevgi, saygı göstererek onların din ve kültürünü dikkate alarak. Bir Hıristiyanın yaptığı şeydir diğer insanoğullarının değerini takdir etmesidir. Fakat aynı zamanda ilahi kelâmı paylaşmamanızı söylemiyorum. İlahi kelâmı paylaşmanızı ama bunu akıllı bir şekilde yapmanızı söylüyorum, lütfen.

Amy Goodman: El Cezire'nin olduğu gibi yayınladığı bir diğer görüntüde din görevlisinin yardımcısı Çavuş Jon Watt var; Irak'ta İncil dağıtma tecrübesini anlatıyor.

Çavuş Jon Watt: Irak'taki insanlardan aldığım tepkiler hârikuladeydi. İlahi kelâma açlık çekiyorlardı. Halı satıcısı, halıyı satın alıp bir kenara koyduktan sonra almak için geri geldiğimde onu üç kez öptü ve "teşekkür ederim" dedi, üç kez.

Kaldığım binada tesisatçılar çalışırken, Camp Liberty'de yeni bir binaya taşınmıştık, adamla bir süre konuştuk; üç tesisatçı daha vardı (işitilmiyor) Hummer ve arkada taraftan atlayıp geldiler, adam Arapça mı? Arapça mı? diye soruyordu çünkü İncilleri (işitilmiyor) [okuyamazlar] ve Kuran, kendisinin ilahi kelam olduğunu söylüyor onlara.

Bu yüzden İncili hediye edebilirsiniz – biliyorsunuz, orada oturmak zorunda değilsiniz [sonuçta] -hediye eder sonra yürür giderseniz – bizim misyonumuz dostluğu bilhassa gösterir – adamlar İncili isteyeceklerdir ve bu sûretle ona sahip olacaklardır. İşte bu hârika. Afganlarla arkadaşlık kurmuş birkaç kişi biliyorum. Hârika bir şey bu. Aksi takdirde sadece onu nasıl elde edebileceğini bilmesini sağlayın, şahsen alıp götürmeyin. Bu şekilde davrandığınızda nizamnâmeyi ihlal etmemiş olursunuz (...)

Amy Goodman: El Cezire'nin yayınladığı ilk haberde, Afganistandaki Amerikan ordusu din görevlilerinin bağlı olduğu Yarbay Gary Hensley'in askerleri, insanları İsa adına avlamaya çağırması da vardı.

Yarbay Gary Hensley: Özel Kuvvet adamlarının işi adam avlamaktır. Hıristiyanlar olarak biz de aynı şeyi yapıyoruz: İsa adına adam avlarız. Yaparız bunu. Yakalayıncaya kadar peşlerine düşeriz, cennetin tazılarını peşlerine salarız ki [cennetin] krallığına götürelim onları. Öyle değil mi? Bizim yaptığımız bu. İşimiz bu.

Amy Goodman: Şimdi iki misafirim var, ikisi de bu hikayeyi yakından takip ediyor. Jeff Sharlet, Harper's Magazine'de yazıyor. Programımıza Rochester, New York'tan katılıyor. Aynı zamanda gelecek ay yayınlanacak olan The Family: The Secret Fundamentalism at the Heart of American Power başlıklı kitabın yazarı. Harper Magazine Mayıs sayısında yayınlanan makalesinin başlığı "Jesus Killed Mohammed: The Crusade for a Christian Military."
Ve Hava Kuvvetlerinden emekli Mikey Weinstein; Military Religious Freedom Foundation kurucusu, bir Cumhuriyetçi, üç yıl süreyle Reagan yönetimine hukuk müşavirliği yaptı; With God on Our Side: One Man's War Against an Evangelical Coup in America's Military başlıklı kitabın da yazarı.
Afganistan'daki Albay Greg Julian'ı da davet ettik. "Burada savaşıyoruz" dedi ve bize katılamadı. Jeff Sharlet, ilk önce size soralım. Bu görüntülere ve bağlamından kopartıldığını söyleyen ordunun cevabına karşı tepkiniz nedir?


Jeff Sharlet: Hakikatin dışında herşey. Malumunuz, görüntülerde gördüklerimiz buzdağının tepesi sadece. Mikey Weinstein bana gelip "bu konu hakkında yazmanız gerekiyor, biliyorsunuz" dediğinde bu denli yaygın olduğu hakkında şüpheliydim. Her rütbeden yüzlerce kişiyle mülâkat yaptım ve aynı düşünceyle karşılaştım. Yarbay Hensley'den dinledikleriniz erden generale kadar tekrarlanıyor da tekrarlanıyor. Ancak en korkutucu olanı, subaylarda yoğunlaşmış olması.

Amy Goodman: Hensley hakkında kapsamlı şekilde yazıyorsunuz. Kim olduğunu ve görüntülerin önemini anlatırmısınız.

Jeff Sharlet: Yarbay Hensley, yayınlanan görüntülerdeki kişi, İsa adına insanların avlanmasından bahseden kişi, din görevlilerinin başındaki kişiydi, Afganistan'da orduda hizmet veren din işleri subaylarının başı. Görüntülerde farkedebilir misiniz bilmiyorum, giydiği t-shirt'e yakından bakarsanız Chapel NeXt adlı köktenci bir grupla yakınlığını gösterir. Ve bir Afganistan haritası üzerine haç çizildiğini görebilirsiniz. Görüntülerin kalan diğer kısımları da aynı derecede rahatsız edici. Onun inancına göre içinde bulunduğumuz zaman apokaliptik zaman, bir noktada bu minvalede konuşuyor, oradaki ABD askerlerinin esas itibariyle takdir-i ilahi gereği bir misyon yürüttüklerini söylüyor. Ondan sonra da ABD ordusunu kastederek "Biz yeni İsrailiz" diyor ve vurgulama maksadıyla ifadeyi yineliyor, "Biz yeni İsrailiz."
Aynı tutuma sahip pek çok subayla konuşmamış olsaydım bu adamın bir tür azgın, başına buyruk [maverik] bir tip olduğunu düşünürdüm. Hikayede Yarbay Bob Young'a değindim, bu kişi Afganistandaki Kandahar Hava Üssünde bulunuyor; Afgan savaş beylerine Amerikan hükümetinin Hıristiyanlığa dayandığını, onu yüce kılanın bizim Hıristiyan Tanrımız olduğunu ve şayet demokrasiyi istiyorsa Afganistan'ın bir seçeneği olduğunu anlattığı bir PowerPoint sunumuyla apaçık övünüyordu. Ve o seçenek elbette İsa adına olacaktı.
Bu kişiler kilise ve devlet çizgisini geçtiklerini bile bilmiyorlar.


Amy Goodman:
Harper'da yayınlanan makalenizin adı "İsa Muhammedi Öldürdü." Bunun nerden geldiğini anlatır mısınız?


Jeff Sharlet: Askeri personelle mülâkat yaparak geçen bir yıldan sonra karşılaştığım ve bazı bakımlardan en korkutucu hikayeydi. Çavuş Jeffery Humphrey, bu askeri iklimde öne çıkıp gördükleri hakkında konuşma cesaretine sahip az sayıdaki askerlerden biriydi. Samarra'ya konuşlanan askerlerden.

Paskalya zamanı..,gün sakince başlar. Bir din işleri subayı Mel Gibson'ın çevirdiği yahudi karşıtı Passion of the Christ [Tutku] filmini getirir ve gün boyu sürekli bu film oynar. Özel Kuvvetler, onun da bulunduğu Özel Kuvvetler saldırıya uğradığında, Irak kökenli Amerikan tercümana zırhlı Bradley savaş aracının bir tarafına büyük ve kırmızı yazıyla Arapça "İsa Muhammedi Öldürdü" yazdırırlar. Tercümanı elinde megafon aracın tavanına oturturlar ve tercüman Arapça "İsa Muhammedi Öldürdü" diye bağırmaya başlar, cevap veren herkesin üzerinde silahları, Amerikan silhlarını denemeye başlarlar, Bradley Samarra şehrine doğru ilerler ve gittiği her yerde ateş açar, Özel Kuvvetler "İsa Muhammedi Öldürdü" cümlesine tepki gösteren her bir Iraklıyı düşmanın parçası olarak görme noktasına gelir dolayısıyla da imha edilmeleri gerektiğine.

Bradley'i kullanan Yüzbaşı John DeGiulio ile konuştum, şimdi Bahriye Albayı oldu, terfi aldı. Bir apartmanı tümüyle imha etmeyi, gördüğü herşeyi hava uçurmayı resmetti. Mel Gibson'ın Tutku adlı filmini izledikten sonra ruhen zırhını kuşandığı için bunu yapmaya muktedir olduğunu söyledi. Ve ardından da Irak sokaklarındaki ruhani muharebeye kendisini hazırladığı için din görevlisine teşekkür etti.

Amy Goodman: Mikey Weinstein, bu durumun ne derece yaygın olduğundan bahseder misiniz? Bu görüntülerden ne anlıyorsunuz? Şayet varsa, benzer bir durumu siz nasıl tecrübe ettiniz ordudayken?

Mikey Weinstein: Amy, birkaç mesele var. Birincisi, Eisenhower'ın meşhur veda konuşmasını, askeri-sanayi kompleksinin tehlikeleri hakkında Amerika'yı uyardığı konuşmayı herkes hatırlar. Bugün yüzyüze kaldığımız, köktenci-Hıristiyan-kilise-ordu-şirket-din propagandası kompleksidir.
Birkaç ay önce dört yıldızlı bir general, ABD ordusunun bir komutanı – ismini vermeyeceğim ama yüzbinlerce askeri komuta ediyor – bana şunu sordu: "Mikey, ne kadar kötü?" Tam olarak ne yaptığımı izleyecilerinize anlatıp göstereceğim. "General, kaleminizi masadan 6 buçuk inç yukarı kaldırın. Şimdi bırakın." Kalemi tam bıraktığım anda ona niçin düştüğünü sordum. "Neyi kastediyorsun" diye sordu. "Neden düştü?" dedim. "Pekala, yerçekim kuvvetinden dolayı" dedi. İşte ne kadar kötü olduğu. Aynı zamanda her yerdedir. İnsanoğlunun kurduğu teknolojik olarak en ölümcül teşkilatın, bizim Amerikan ordusunun zerrelerindedir. Heryerdedir. ABD ordusu vasıtasıyla köktenci Hıristiyan Amerika'ya varmamıza iki inç uzaklıktayız, malum.

Ordu kökenli, muhafazakar cumhuriyetçi bir ailedenim, üç nesil Askeri Akademi mezunudur, biliyorsunuz. Çocuklarımın üçü de Hava Kuvvetleri Akademesinden mezun. Bu konuyu kavramış ve yaygın basın organlarına götürmüş tek gazeteci Jeff Sharlet'tir. Ve birkaç yıl önce ilk kez konuşmaya başladığımızda inanılmaz derecede şüpheciydi.

Ve herkesten iki şey rica ediyorum. Jeff'in The Family: The Secret Fundamentalism at the Heart of American Power adlı kitabını okuyun, on sayfadan fazla bir kitap, bu yüzden gerçekten okumalısınız ve bir de Harper'da yayınlanan kapak konusu hikayeyi okuyun.

Su götürmez. Gördükleriniz, el Cezire'de yayınlananlar yeni şeyler değil. Sonsuza kadar bunlar hakkında konuşup duracağız. Arapçaya, Peştun ve Dari diline tercüme edilmiş yüzbinlerce İncil var. pek çok "para-kiliseler" var: Worldwide Military Baptist Missions, the Soldiers Bible Ministry, the Campus Crusades Military Ministry. Sayamazsınız bile. Bu ne kadar kötü olduğunu gösterir. Uysal ve miskin Amerika uyanmalı zira yaptıklarımızla Irak'a şimdide Afganistana gitmiş 1096'lı yılların haçlılarına benziyoruz

Amy Goodman: Bize Christian Embassy videosunun ne olduğunu anlatır mısınız?

Mikey Weinstein: Sanırım ilk kez 2006 yılında Jeff tarafından yazılmıştı. Öyle değil mi Jeff? Harper'da yayınlanan bir makalede.

Jeff Sharlet: Evet.

Mikey Weinstein: Buna bir baktık ve afalladım. Şükran Günüydü sanırım ve yemek hazırlamaya yardım etmek zorunda kalmayayım diye mutfaktan uzak durmaya yol bakıyordum. Jeff'in hikayesini okuyordum ve bu şey zihnimde çakı verdi, gördüğüme inanamadım.

Üst düzey Pentagon yetkililerinden bir gruptu bu, Pentagon'da çekilmiş görüntüde bazıları Ordu Müsteşarı Pete Geren gibi adamlar vardı, bazı generaller ve de üniformalı diğer adamlar; Christian Embassy (Hıristiyan Elçiliği) denilen, aşırı sağcı köktenci Hıristiyan örgütün misyonu için bastırıyorlardı. 11 Aralık'ta Ulusal Basın Klübünde bir basın toplantısı düzenledik, sanırım 2006 yılıydı, Savunma Bakanlığı görevini Rumsfeld'den devralan Robert Gates'in soruşturma açmasını talep ettik. Ve DODIG [Pentagon soruşturması] açıldı. Programın başlarında Irak'ın işgal edilmesini pazarlayan yetmişbeş üst düzey askeri yetkili hakkında hazırlanmış DODIG raporlarının ne dediğini gördük. Rapor geldi, yedi yetkiliyi sınırları aşmaktan dolayı kabahatli buldu, anayasal olarak değil, fakat cadılar bayramı kostümlerini, üniformalarını yanlış zamanda giymiş olduklarından dolayı. Ve pek çoğu o tarihten sonra terfi aldı.

Orduyu anayasaya hürmetsizlik ederken yakaladığımızda genelde olan şey, birkaç saat içinde, suç teşkil eden sahnenin olduğu kaseti uzatıp "ilerle ilerle" demektir. Kural bir, öyle bir şey olmadı. Kural iki, münferit bir hadisedir. Kural üç, bağlamından koparılmış. Bugün Democracy Now'a katılamayacak kadar ödlek Albay Julian, savaştığımızdan bahsederken, maalesef savaş köktenci Hıristiyanlarla Anayasa arasında cereyan edermiş gibi görünüyor.
Ona söyleyeceğim şey Martin Luther King'in söylediği şeydir, Albay Julian ve Pentagon, nihayetinde düşmanlarımızın sözlerini değil dostlarımızın sessizliğini hatırlarız. Ve sessizliğin hiyanete döndüğü vakit gelir çatar. Amerikamızın ordusu, belirli bir İncilin silaha dönüştürülmüş İsa Mesih perspektifini değil Birleşik Devletler anayasasını destekleyip savunacağına dair ettiği yemine ihanet ediyor ki Jeff yıllardan beri bu konu hakkında yazıyor ve konuşuyor.

Amy Goodman: Jeff Sharlet, askeri kültürün dönüşümünden bahseder misiniz? Meseleyi II. Dünya Savaşından itibaren ele alırsanız çok iyi olur. Nasıl değiştiğini özetle anlatır mısınız?


Jeff Sharlet: Evet. Hikayeyi II. Dünya Savaşı döneminde kurulan Officers Christian Fellowship adlı bir örgüt üzerinden anlatabilirsiniz. Adının da telkin ettiği üzere çoğu evanjelik ve muhafazakar Hıristiyanlardan oluşan subayların kurduğu bir cemiyettir. Ve iyiydi. Bir araya gelmek ve inançlarını paylaşmak isteyen subaylardı ve anayasanın birinci ek maddesindeki özgürlükleri bu yüzden belirlemiştik, bundan dolayı da yapabilirlerdi.
Durum değişmeye başladı Vietnamdan sonra Liberal Hıristiyan zümreden liberal din görevlilerini artık göremez oldunuz. Orduda artık görev almak istemediler. Reagan döneminde bu durum ivme kazandı; Reagan tüm kısıtlamaları ve düzenlemeleri ortadan kaldırdı, orduda bir din görevlisi gördüğünüzde, [film karakteri] Peder Mulcahy gibiydi, Peder Mulcahy biliyorsunuz, katoliktir fakat herkese yardım edebilir ve dini hizmette bulunabilir ve bunun için eğitilmiştir. Reagan, ordudaki din işleri sınıfının ağırlıklı olarak köktencilerden oluşması için bu tipi silip süpürdü. Bazı din görevlileri bugünkü oranlarının yüzde 80 olduğunu tahmin ediyor.
Officers Christian Fellowship denilen grup 11 Eylülden sonra Amerika'nın çatışmalarını "ruhani savaş" şeklinde tanımlamaya başladıkça durum daha da değişti. Ve korkutucu olan şey, bunu hayır ve şer arasındaki ruhani çatışma olarak tanımlamalarıdır. Mikey Weinstein'ı şeytâni bulurlar. Bu program onların nazarında şeytânidir. İşte bu bir sorundur. Denizaşırı ülkelerde savaştıkları kimseleri değil sadece, orduda onların hareketine katılmayanları da en iyi ihtimalle kasıtsızca şeytana alet olan kimseler olarak görürler.
Çılgınca sözlermiş gibi duruyor ama örgütün çapına bakarsınız 15.000 üyesi var. Her yıl yüzde 3 büyüyor. Dünya genelinde askeri tesislerin yüzde 80'ninde temsil ediliyor. Orduyu devletin bir şubesi olarak değil de misyonerlerin bakışıyla misyon sahası olarak gören, gidip ruhları devşireceğiniz bir yer olarak gören, George W.Bush öncesindeki uzun kampanyanın muradına erdiğini görüyorsunuz. Şimdiye kadar başarılı bir şekilde ilerlediler. Mikey Weinstein'ın dediği gibi, orduda öylesine baskınlar ki bazı bakımlardan hakim eğilim bunlar.

Amy Goodman: Jeff sadece bir dakikamız kaldı fakat Başkan Bush dinci sağa yakındı. Obama ise değil. Bu durum orduyu değiştirecek mi? Başkanlık töreninde dualardan birini yapan Rick Warren'le yakınlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Jeff Sharlet: Herşey planlandığı üzere giderse Mike Gould adlı bir general Hava Kuvvetleri Akademisinin başına geçecek, Mikey Weinstein'ın yıllardır anayasanın birinci ek maddesindeki özgürlükler için savaş verdiği yerdir burası. Mike Gould benim yazımda, Pentagon'dayken astlarını, onların dinini göz önüne almaksızın Rick Warren'in öğretilerine zorlayan bir kişi olarak yer alıyor. "Rick Warren'e bakmanız gerekiyor" demişti. Bu adam Obama yönetimi zamanında terfi edecek. Obama'nın onun görüşlerini paylaştığını hiçkimse düşünmüyor. Sanırım geldiğinde biraz ümit vardı ve yine sanırım Mikey eyleme geçileceğini düşünmüştü. Ama bunun yerine o eski aynı adamların hâkimiyeti ellerinde tuttuklarını ve çoğu kez terfi ettiklerini görüyoruz. Görünüşe bakılırsa Obama elini uzak tutma yaklaşımı benimseyecek ve gözardı edecek; bu ise hareketin daha da güçlenmesine imkan tanıyacak.

Amy Goodman: Mikey, on saniyemiz kaldı.

Mikey Weinstein: Bunun Hıristiyanlık ve Yahudilik veya Hıristiyanlık ve İslam arasında bir savaş olmadığını söyleyeceğim. Bu bir sağ-sol meselesi, siyasi tayfta yer alan bir mesele değil. Anayasal sağ-sol meselesi. Ordumuzun büyük kesiminin unuttuğu veya malumunuz, kasıtlı olarak unutmaya gönüllü olduğu da bu.

Amy Goodman: Bize katıldığınız için her ikinize de teşekkür ediyorum.


Dünya Bülteni için çeviren: M.Alpaslan Balcı
Kaynak: Democracy Now

19 Nisan 2009 Pazar

Çocuk suçlular yasağa rağmen idam ediliyor


Devletler hukuku, reşit olmayan gençlere verilen ölüm cezalarının infaz edilmesini yasaklıyor. Ancak Uluslararası Af Örgütü’nün konuyla ilgili bir raporuna göre, infazlar sürüyor.

Uluslararası Af Örgütü’nün raporuna göre, Yemen, Suudi Arabistan ve Sudan'da 1990-2008 yılları arasında reşit olmayan altı gencin ölüm cezaları infaz edildi. İran’da ise durum daha vahim. Uluslararası Af Örgütü'nün raporu ülkede 18 yıl içinde 37 reşit olmayan gencin idam edildiğini, 130 gencin ise cezasının infazını beklediğini ortaya koyuyor.

İran'daki uygulamalar endişe veriyor

İran’da erkekler 15 yaşından, kız çocukları ise 9 yaşından itibaren cezai ehliyete sahip. İranlı avukat Muhammed Mustafa, İran’da reşit olmayan gençlere verilen ölüm cezalarının infaz edilmemesi için çalışıyor. Mustafa, ölüm cezalarının infazına dair rakamların gerçekte Uluslararası Af Örgütü’nün raporunda belirtilenden çok daha yüksek olduğunu söylüyor. Mustafa, “192 ülke Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni imzaladı. Ancak bu ülkelerden beşi reşit olmayan gençleri idam ediyor. Ne yazık ki İran bu konuda başı çekiyor. Yalnızca son iki yılda 36 gence verilen ölüm cezası infaz edildi. Bu durum herkesi kaygılandırıyor" şeklinde konuşuyor.

Tahran hükümetinin stratejisi eleştiri alıyor

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin otuz yedinci maddesi, 18 yaşın altındaki gençlere ve çocuklara işkence uygulanmasını, ölüm cezası ve ömür boyu hapis cezası verilmesini yasaklıyor. Tahran'daki İnsan Hakları Derneği üyesi avukat Muhammed Seyifzade, diğer 55 İslam ülkesi ile birlikte sözleşmeyi imzalayan İran hükümetinin, reşit olmayan gençlerin idam edildiğini kabul etmediğini söylüyor. Seyifzade, ülkenin uyguladığı stratejiyi şu sözlerle açıklıyor: “14–15 yaşındaki çocukları tutukluyor ve onları ölüm cezasına çarptırıyorlar. Çocukları reşit olana kadar onları cezaevinde tutuyorlar, reşit olur olmaz da cezaları infaz ediliyor. Bence, çocuklar bu şekilde iki defa cezalandırılıyor.”

Ancak İran’da idama tepkiler artıyor. 2008 yılının Ekim ayında İran Başsavcı Yardımcısı Hüseyin Zabhi, reşit olmayan gençlerin ölüm cezasına çarptırılmasını yasaklayan bir yönetmelik hazırladı.

Arap ülkelerinde benzer örnekler

Keza Arap ülkelerinden Yemen'de de ölüm cezasına çarptırılan reşit olmayan gençler, cezalarının infaz edilmesi tehlikesi ile karşı karşıya. Çocuk haklarının korunması için mücadele eden Yemenli Soyaj adlı kuruluştan Ahmet Algoraşi, Yemen’in Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne taraf olduğunu, ancak bunun infazlara engel olamadığını söylüyor. Alogarşi, “çoğunlukla yasalar görmezden geliniyor ve bir şekilde yasal boşluklar yakalanıyor. Suç işleyen çocuklar önce ıslah evinde tutuluyor, reşit olduktan sonra da hâkim karşısına çıkarılıyor. Suçu işlediği dönemdeki yaşı ise genelde dile getirilmiyor" diyor.

Cinsel olgunluk esas alınıyor

Suudi Arabistan’da ise şeriat hukuku geçerli. Şeriat hukuku reşitliği, cinsel olgunluğa göre tanımlıyor. Buna göre, cinsel olgunluğa erişen her genç cezai ehliyete sahip. Uluslararası Af Örgütü’nden Ahmet Karut, diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi bu ülkede de sanıkların gerçek yaşının ispat edilmesinin çok zor olduğunu belirtiyor.

“Suudi Krallık, suçu işledikleri yaşta reşit olmayan gençlere verilen ölüm cezalarının infaz edilmeyeceğini garanti etmek istemiyor" diyen Karut, hâkimler, reşitlik için cinsel olgunluğu ölçü aldığını söylüyor.

Mitra Shodjaie, Khalid El Kaoutit/ Çeviren: Başak Özay

Editör: Hülya Topcu

Kaynak: DW

11 Nisan 2009 Cumartesi

Kapitalizm çocuk işçileri ezerek yükseliyor

Dünyada iş yükü altında ezilen 250 milyon çocuk işçi bulunuyor.
Cumartesi, 11 Nisan 2009 15:05

Fahri Sarrafoğlu/Dünya Bülteni


Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre ise, şuan dünya genelinde 5–17 yaş arasındaki her altı çocuktan biri, işçi olarak çalıştırılıyor.

2006 yılı verilerine göre ülkemizde 6–17 yaş grubundaki çocuk sayısı 16 milyon 264 bindir. Bu yaş grubundaki çocukların yüzde 60,9'u kentsel, yüzde 39,1'i kırsal yerlerde bulunmakta

İLO'nun yayınladığı rapora göre, dünyada kötü koşullarda çalışan yaklaşık 250 milyon çocuk işçi bulunuyor


Ülkemiz, kalkınma süreci içinde, iki değişimi bir arada yaşayan ülkelerden biri. Bir yandan, tarım ekonomisinden sanayi ekonomisine doğru değişim yaşanırken, öte yandan nüfus yapısı da, kırsal çoğunluktan kentsel çoğunluğa doğru değişim göstermekte.

Ülkemizin sahip olduğu bu ekonomik değişim süreci ve buna paralel olarak nüfusun coğrafik dağılımındaki farklılaşma, dünya için ciddi bir soruna dönüşen çocuk işçiliği problemini, ülkemiz için de önemli bir sorun haline getiriyor. Yeni iş kanunu Kanun küçük yaştaki işçilerin sağlığını, öğrenim durumunu ve ahlakını korumak için bazı düzenlemeler yapmıştır. İş kanununa göre 15 yaşından küçüklerin çalıştırılması yasaktır.(İş K 71 mad) Ancak on dört yaşını doldurmuş ve ilköğretimi tamamlamış olan çocuklar, bedensel, zihinsel ve ahlaki gelişmelerine ve eğitime devam edenlerin okullarına devamına engel olmayacak hafif işlerde çalıştırılabilirler.

Yine kanuna göre çocuk ve genç işçilerin işe yerleştirilmelerinde ve çalıştırılabilecekleri işlerde güvenlik, sağlık, bedensel, zihinsel ve psikolojik gelişmeleri, kişisel yatkınlık ve yetenekleri dikkate alınır. Çocuğun gördüğü iş onun okula gitmesine, mesleki eğitiminin devamına engel olamaz, onun derslerini düzenli bir şekilde izlemesine zarar veremez. Tüm yasa ve yönetmeliklere rağmen yine de çocuk işçi çalıştırılmasında istismar devam etmekdedir.


DÜNYADA 250 MİLYON ÇOÇUK İŞÇİ VAR



Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre ise, şuan dünya genelinde 5-17 yaş arasındaki her altı çocuktan biri, işçi olarak çalıştırılmaktadır. Asıl çarpıcı olan, toplam 246 milyon çocuğun; "yaşına uymayan işler", "zararlı ve tehlikeli işler" ile kölelik, askerlik, seks ve pornografik malzeme gibi kötü işlerde çalıştırılıyor olmasıdır. Bu olumsuz tablo içinde; fiziki, ruhsal ve ahlaki gelişimi engelleyen ve bozan aşırı derecede kötü şartlarda çalıştırılan ve bir an önce bu işlerden uzaklaştırılması gereken çocuk sayısının 179 milyona civarında olduğu ifade edilmektedir. İLO'nun yayınladığı rapora göre, dünyada kötü koşullarda çalışan yaklaşık 250 milyon çocuk işçi bulunuyor. Bunlardan 10 milyonu temizlik işinde çalıştırılıyor. Endonezya'da 700 bin, Brezilya'da 559bin Pakistan'da 200 bin ve Guatemala'da kırk bin civarında çocuğun temizlik işinde çalıştırıldığı tahmin ediliyor.

AB ÜLKELERİ DE HENÜZ ÇÖZEMEDİ

Avrupa Parlamentosu için hazırlanan bir rapora göre AB ülkelerindeki çocukların beşte biri yoksulluk içinde yaşıyor. Finlandiya Sendikası AKAVA'nın yaptırdığı bir araştırmada, AB ülkelerinde çocuk emeği sömürüsü yaygın bir olgu olmamakla birlikte, pek çok AB ülkesinde kabul edilemez boyutlarda çocuk emeği sömürüsünün varlığına dikkat çekiliyor. Çok hafif bir düşüş eğilimine rağmen Portekiz'de turizm, tekstil ve inşaat sektörlerinde istihdam edilen pek çok çocuk günde 10 ila 14 saat çalıştırılmakta. Bu çocuklar, genellikle kaçak iş yerlerinde çalıştırılıyor ve yaşları büyüdükçe çok kolay ve sorunsuz bir şekilde işten çıkarılabiliyor.

AB'ye uyumlu yepyeni mevzuata göre: Her 18 yaşın altındaki bütün fert çocuk bi şekilde kabul ediliyor. 14 yaşın altında ve ilköğretimi tamamlamamış çocukların çalışması yasak.

14 yaşında, ilköğretimi tamamlamış ve 15 yaşını doldurmamış olanlar "çocuk işçi" olarak tanımlanıyor.15 ve 18 yaş arasında çalışanlar ise "genç işçi" olarak adlandırılıyor.

Yönetmelikte bütün 2 grup sebebiyle de sınırlandırılmış çalışma saatleri belirtiliyor. Buna göre; okula sürek eden çocukların eğitim dönemindeki çalışma süreleri, eğitim saatleri dışında olmak üzere en çok günde iki saat haftada ise on saat olacak. Okula sürekli giden çocukların okulun kapalı olduğu dönemlerde günde en çok 7 saat, haftada ise 35 saat; 15 yaşını doldurmuş ve okula gitmeyen çocuklar günde en çok 8 saat hafta da 40 saat çalışabilir.

GELECEĞİMİZİ KAYBEDİYORUZ

Ülkemizde en çok ihtiyaç duyulan eğitimli, kalifiye eleman ihtiyacı da maalesef çocuk işçiler sorunuyla baltalanıyor. Okuması ve kendini yetiştirmesi gereken ülkemizin geleceği çocuklarımız daha on yaşındayken çalışmaya başlıyor. Üstelik çalışma süreleri 15 saati bulan çocuklar okula da gidemiyor. TUIK tarafından 2006 yılının ikinci yarısında yapılan araştırma bu gerçeği ortaya koymaktadır. 2006 yılı verilerine göre ülkemizde 6–17 yaş grubundaki çocuk sayısı 16 milyon 264 bindir. Bu yaş grubundaki çocukların yüzde 60,9'u kentsel, yüzde 39,1'i kırsal yerlerde bulunmaktadır. Bu çocukların % 84,7'si bir okula devam ederken, yüzde 15,3'ü okula devam etmemektedir. Okula devam etmeyen çocukların yüzde 58,8'ini kız çocukları oluşturmaktadır.



SENDİKALAR NEREDE?

Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı'ndan Prof. Dr. Gürhan Fişek çocuk işçilerin bir sendikaları olmadığını belirterek şu açıklamayı yapıyor: "Türkiye çalışan çocuk meselesine özellikle 1992'den sonra ilgi göstermeye başladı. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün bu konuda yaptığı çalışmalar belli bir duyarlılığın oluşmasını sağladı. Sendikalar da bu süreçte daha duyarlı hale geldi fakat yine de yeterince etkili olamadılar" Fişek'e göre bu durumun sebeplerinden biri sendikaların konuyu tabanlarına indirememesi; ikincisi de çocuk işçilerin çoğu zaman sendikaların örgütlenme alanlarına tam olarak girmemesi.

Bununla beraber DİSK'e bağlı Genel-İş Sendikası, çocuk istismarının bir türü olan " çocuk işçiliği" sorununa dikkat çekmek için öykü kitabı yayımladı.
Ülkemizdeki çocuk işçiliğinin temel nedenleri ile diğer ülkelerdeki nedenler arasında büyük benzerlik söz konusudur. Dünya genelinde bir birine benzer olan çocuk işçiliğinin temel nedenleri; yoksulluk, göç, geleneksel aile yapıları, eğitim olanaklarının yetersizliği, işsizlik, işverenlerin ucuz iş gücü gereksinimi, iş mevzuatlarındaki yetersizlikler ve mevcut mevzuatın etkin uygulanamaması olarak sıralanmaktadır.

UCUZ İŞGÜCÜ

TÜSİAD`ın ``Türkiye`de İşgücü Piyasası ve İşsizlik`` raporunda yer alan verilere göre ise, genel olarak istihdamda yaşanan azalış, çocuk istihdamında da kendini belirgin bir şekilde gösteriyor. Türkiye`de 2001 yılı itibariyle 12-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 15.8`i çalışırken, çocuk istihdamının işgücüne katılım oranı sistematik bir şekilde düşüyor. Bu azalmanın temel nedenlerinden birini tarım sektöründe ve ücretsiz aile işçisi sayısındaki düşüş oluştururken, çalışan çocukların yüzde 57.3`ü sanayi sektöründe istihdam ediliyor. Türkiye`de düşük gelir gruplarındaki hanelerde çocuk işçiliği daha yaygın olmakla birlikte, bu kategorideki ailelerde çalışan çocuk hanenin aylık ortalama gelirini yaklaşık yüzde 20 arttırıyor. Bu sonuçlar yoksul ailelerde doğurganlık oranını artırıcı bir etki yapıyor.

VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Milli Eğitim Bakanlığı, "8 yıllık Temel Eğitim" yasası ile kendine yüklenen sorumluluğu yerine getirmede daha hassas olmalıdır. 6-14 yaş grubundaki hiçbir çocuğu eğitim süreci dışında bırakmamaya özen gösterilmelidir. Olaya gerekli ehemmiyetin verilmesi için, sorumluluk ile birlikte cezai uygulamaların gündeme getirilmesi de kaçınılmazdır. Bu surecin verimliliğini artırmak için eğitim çağına gelmiş çocukların izlenmesi ve eğitim sürecine dahil edilmeleri amacıyla, nüfus bilgileri ve muhtarlık verilerinden yararlanılmalıdır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, "çocuk işçiliğini" önleme konusunu ve bunu doğuran nedenleri oradan kaldırmayı öncelikli amaçlarından biri olarak kabul etmeli. İş yeri denetimlerinde, çocuk çalıştırma ve sağlık koşullarına ayrı bir özen gösterilmelidir.


Batı toplumlarında yaygın olan tüketici bilinci, çocuk işçiliğini önleme konusunda harekete geçirilmelidir. çocuk işçi çalıştıran iş yerlerinden ve üretici firmalardan mal ve hizmet alımının engellenmesine ilişkin kamuoyu duyarlılığı sağlanmalıdır.

Meslek odaları ve işveren organizasyonları üyeleri üzerindeki bilgilendirici, eğitici ve denetleyici görevlerini aktif olarak yerine getirmelidirler. Bunun yanı sıra, çalışma hayatının önemli aktörleri olan sendikaların, bu konudaki, duyarsızlıkları acilen giderilmelidir.

Son yıllarda, "çocuk sağlığı" devlet politikası haline getirilmiş ve gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Ancak, çocuk işçiliğini doğuran ana neden olan yoksulluk ile mücadelenin doğru zeminde yürütüldüğünü söylemek mümkün değildir. Çünkü yoksulluk ile mücadele, "yardım dağıtma" şeklinde tanımlanmaktadır. Bu yaklaşımı yoksullukla mücadele olarak değerlendirmek mümkün değildir. Çocuk işçiliğini besleyen temel faktörlerden birisi olan ekonomik yoksulluğu doğuran etkenlerin ortadan kaldırılması konusunda ayrı bir duyarlılık sergilenmelidir.

HÜKÜMETİN POLİTİKALARI

Hükümet, 'çocuk işçiliğin önlenmesi birlikte alakadar zamana bağlantılı politika ve programları' hayata geçiriyor. Bu çerçevede 15 milyon dolar bütçeli 2 proje üzerinde duruluyor. Projelerden biri sene başı itibariyle altı pilot ilde (Gaziantep, Şahlıurfa, Batman, Mardin, Aydın ve Muğla) işlemeye başladı. Mali kaynağı uluslarararası örgütlerden ve fornlardan karşılanan projenin destekçisi ABD. Çocuk işçiliğinin önlenmesi birlikte alakadar 1 diğer proje ise AB fonundan alınan destek birlikte şubat ayında başlatılacak. ILO birlikte ortaklaşa bi şekilde altı pilot ilde (Kastamonu, Çankırı, Sinop, Ordu, Elazığ, Van, Erzurum) yürütülecek projeyle çocuk işçilere ve ailelerine ulaşılacak modeller oluşturulması hedefleniyor.

Kaynak: Dünya Bülteni

Nükleer Madde Kaçakçılığını Önleme Girişimi

[insert caption here]

Soğuk Savaş sonrasında nükleer teknolojinin pazarlandığı küresel karaborsa, hızla büyümeye başlayarak uluslararası toplumun bir an önce önlem almak için harekete geçmesini gerektirdi. Uluslararası Atom Enerjisi Dairesi, 1993-2006 yılları arasında nükleer teknoloji ya da malzemenin yasal olmayan yollardan pazarlandığı binden fazla vaka tesbit edildiğini açıkladı.

Ermenistan, nükleer yayılmayı önleme yolunda adım atan en son ülkelerden biri. Amerika Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice ve Ermenistan Dışişleri Bakanı Erward Nalbantyan, 14 Temmuz’da Washington’da nükleer malzeme kaçakçılığını önleme amacıyla bir anlaşma imzaladı. 28 maddelik anlaşma, Ermenistan hükümetinin yasadışı nükleer malzeme ticaretini önlemesi için yapılacak çalışmaları belirliyor. 28 maddeden 10’u halen devam eden ve tamamlanması öngörülen çalışmalara ayrılırken geri kalan 18 madde, yeni girişimler içeriyor.

Amerika’nın Ermenistan’la yaptığı bu anlaşma, Nükleer Kaçakçılık Yardım Girişimi adlı program tarafından hazırlanan beşinci ortak plan olma özelliği taşıyor. Amerika’nın başlattığı bu program, nükleer malzeme ve teknoloji kaçakçılığına maruz kalma olasılığı yüksek ülkelerin bu tehditle başa çıkmasını sağlayacak bir yardım planı. Amerika, daha önce de Ukrayna, Kazakistan, Gürcistan ve Kırgızistan’la benzer anlaşmalar yapmıştı. Risk altında bulunan 20 ülkeyle de yeni anlaşmalar imzalanması bekleniyor. Bu konuda daha fazla bilgiye nsoi/nokta/state/nokta/net adresli Internet sayfasında ulaşmak mümkün.

Nükleer malzeme kaçakçılığını tespit etmek oldukça zor. Harvard Üniversitesi’nde 2002 yılında yapılan bir araştırmada bir kola kutusu hacmindeki 4 kilogram plütonyumun bir atom bombası yapmaya yetecek miktarda olduğu belirtiliyor. Uluslararası sınırları her gün geçen binlerce kamyon, tren, gemi ve uçak olduğu varsayılırsa nükleer malzeme kaçakçılığının önlenmesi için geniş çapta işbirliği yapılması gereği de daha kolay anlaşılıyor. Nükleer yayılmanın geniş çapta olması nedeniyle Amerika’nın başlattığı anlaşma programı, bu sorunla baş edebilmek için uluslararası anlamda atılan adımlardan sadece biri.

2003 yılında Ermenistan’ın kuzey komşusu Gürcistan’da 6 onz ağırlığında zenginleştirilmiş uranyumu Ermenistan’a sokmaya çalışan bir kaçakçı yakalanmıştı. Kaçakçılıkla mücadeleye yönelik bu yeni anlaşmanın Amerika ve Ermenistan’ın, nükleer maddelerin yanlış kişilerin eline geçmesini önlemek için işbirliği yapmasını sağlaması bekleniyor.

Kaynak: VOA

İran nükleer açıklamalarıyla kafa karıştırdı

Tahran müzakerelere yeşil ışık yaktı ancak nükleer çalışmalarını sürdürme kararlılığında olduğunu vurguladı. Washington, BM denetimi dışında faaliyetlerden endişeli. İsrail ise olası müzakerelere süre sınırlaması istedi

İran, ABD Başkanı Barack Obama’nın diyalog çağrısına sonunda yanıt verdi. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, dün İran’ın “Milli Nükleer Enerji Günü” yaptığı konuşmayla müzakerelere yeşil ışık yaktı. Ancak konuşma beraberinde bazı kuşkuları da getirdi.

Ahmedinejad, İran’ın nükleer programında ilerleme kaydettiğini ve uranyum zenginleştirmeye yönelik yeni teknolojiler geliştirdiklerini söyledi. Sorunların görüşmeler yoluyla çözümlenmesi için Batı’yla masaya oturmaya hazır olduklarını söyleyen İran Cumhurbaşkanı, bunun için koşul öne sürdü. Ahmedinejad, müzakerelerin, “adalet, eşitlik ve saygı” zemininde olması gerektiğini vurguladı.

İsfahan’da yeni nükleer yakıt santralinin açılması töreninde konuşan İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Gulam Rıza Ağazade ise, Tahran yönetiminin nükleer hedeflerinde kararlı olduğunun işaretini verdi. Ağazade, İran’ın uranyum zenginleştirme teknolojilerinde yeni bir aşama kaydettiğini, hâlihazırda faal durumda olan santrifüj sayısının bin adet daha artırılarak 7 bine çıktığını duyurdu.

Washington’dan temkinli açıklama

İran’dan gelen bu son açıklamalar, Washington’da “temkinli” ifadelerle değerlendirildi. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Robert Wood, şunları söyledi:

“Uluslararası toplumun, İran’ın nükleer faaliyetlerine ilişkin neler yaptığıyla ilgili ciddi bazı endişeleri var. İran ne yapması gerektiğini biliyor. Hükümetle doğrudan diyalog kurmaya istekli olduğumuz halde bu endişeler yok olmayacak. Tekrar bir kez daha İran’ın nükleer programı ile ilgili yanıtlanması gereken pek çok soru var ve İran bunu ne kadar çabuk yapabilirse biz de o kadar daha iyi bir durumda olacağız.”

BM ile İran verileri arasındaki fark

Bildunterschrift: Großansicht des Bildes mit der Bildunterschrift:

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da, yapılan açıklamaların kafaları karıştırdığı görüşünde. Clinton, ”Öncelikle İran’ın programı hakkında neye inanmamız gerektiğini bilmiyoruz. Yıllar içinde çok farklı değerlendirme ve iddialar duyduk” diye konuştu.

Hillary Clinton, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın altı yedi hafta önce gözlemledikleriyle İranlıların şimdi iddia ettikleri arasında fark olduğunu kaydetti. BM denetçilerinin altı hafta önceki raporunda, İran’ın 5 bin 500 adet santrifüje sahip olduğu belirtilmişti. Ağazade ise açıklamasında bu sayıyı beş yılda 50 bine çıkarmak istediklerini de kaydetti.

İran’a uluslararası toplumla işbirliği yapma çağrısını bir kez daha yineleyen Clinton, bu konuda ısrarlı olmaya devam edeceklerini belirtti. ABD, BM Güvenlik Konseyi'nin dört daimi üyesi ve Almanya ile birlikte İran’ın nükleer programı konusundaki görüşmelere katılmayı planlıyor. ABD’nin bu kararını memnuniyetle karşılayan BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon, bu konunun bir an önce çözülmesini umut ettiğini belirtti.

İsrail ucu açık müzakere istemiyor

İsrail ise uluslararası toplum ile İran arasında nükleer programı ile ilgili yapılacak herhangi bir görüşme için “süre sınırlaması” getirilmesini istedi. İsrail Bölgesel Kalkınma Bakanı Silvan Şalom, "Bu diyalogun daha ne kadar sürmesi gerektiği konusunda hep birlikte düşünmeliyiz" diye konuştu. Şalom, ne İsrail ne de Arap ülkelerinin, İran’ın nükleer silahlara sahip olmasını hoşgörüyle karşılayacağını kaydetti.

Ahmedinejad taviz vermiyor

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ise, dün müzakerelere yeşil ışık yakan konuşmasında, nükleer programlarının barışçıl amaçlı olduğunu görüşünü yineledi. İran’ın barış yanlısı olduğunu ve taraf olduğu Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın kurallarına hep saygı gösterdiğini aktaran Ahmedinejad, “nükleer haklarımızdan taviz vermeyiz” dedi.

İran Cumhurbaşkanı, Obama’nın dünyanın nükleer silahlardan arındırılması yönündeki açıklamalarını da olumlu karşıladıklarını ve İran’ın üzerine düşeni yerine getirmeye hazır olduğunu söyledi. Ancak Ahmedinejad, Obama'ya seslenerek, “atom bombalarının imhasına önce kendinizden başlayın” diye konuştu.

BS/AŞ/MÇ, dpa/AFP/Reuters/DW

İkinci Karabağ savaşı başlayabilir!


Son günlerden bölgede yaşanan olaylar Azerbaycan ile Ermenistan arasında yeni savaşı başlayabileceğini gösteriyor
Perşembe, 09 Nisan 2009 18:04


İbrahim Ali/ Bakü

Son günlerden bölgede yaşanan olaylar Azerbaycan ile Ermenistan arasında yeni savaşı başlayabileceğini gösteriyor. İlham Aliyev'in İstanbul ziyaretini ertelemesi ve ülkesinde Güvenlik Konseyi'ni toplayarak Ermenistan'a yönelik sert açıklamalarda bulunması bunu göstermekte.

İşin aslına bakılırsa Birinci Karabağ savaşı bittikten sonra bu tür açıklamalar sürekli yapılmaktaydı. Ancak son açıklamalar, diğerlerinden köklü bir şekilde değişiklik arzediyor. Şu ana kadar Azerbaycan'ı savaştan uzak tutan Türkiye'nin siyasi tutumu idi.

2008 yılının Ağustos ayında yaşanan Gürcistan - Rusya savaşı sırasında Azerbaycan'ın da, Karabağ'da terör aleyhinde operasyona başlayacağı bekleniyordu. Ancak Başbakan Erdoğan'ın özel çabaları sonucu, Azerbaycan yetkilileri, bu düşüncelerinden vazgeçti. Gürcistan savaşı sırasında İlham Aliyev'in Pekin Olimpiyat Oyunlarını seyretmek için Çin'e gitmiş olması da, Türkiye'ye güveninin bir işaretiydi.

Azerbaycan son birkaç yıl içerisinde savunma sanayisine büyük önem vermeye başladı. Bu alanda da önemli başarılar elde etti. Ülke askeri sanayisi önümüzdeki yıllarda 400 çeşit silahın üretimine başlayacak. Otomatik silahlardan hayalet uçaklara çeşitli silahların üretilmesi düşünülüyor. Bunlardan birçoğunun üretimine de zaten başlanmış durumda.

Diğer önemli bir gelişme de, Savunma Bakanlığı'nın şu ana kadar uyguladığı savunma talimatından, taarruz planına geçmesi. Askeri birlikler de hızlı bir şekilde yer değiştirmeye ve savaş bölgesine doğru taşınmaya başladı.

Bu gelişmeler BM ve NATO gibi teşkilatların da dikkatini çekti. Onlar birkaç defa Azerbaycan'a uyarıda bulundu ve silahlanmayı durdurmasını istedi.
Ancak yaşanan bu gelişimi, Türkiye'den bağımsız bir şekilde ele almak doğru olmaz. Azerbaycan'ın çeşitli kademelerinde, Ankara'nın önemli bir etkisi bulunmakta. Ülke savunma sanayisi de ortak şirketler tarafından inşa ediliyor. Ayrıca şu anda Azerbaycan subaylarının önemli bir kısmı Türkiye'de eğitim almıştır. Onların sayısının binlerce olduğu da bilinen bir gerçek. Ekonomi, eğitim, sağlık gibi stratejik öneme sahip alanlarda da iki ülke arasındaki ilişkiler müttefiklik ölçülerini de aşmıştır.

Böyle bir ortamda Türkiye ile Ermenistan'ın görüşmeler yapması ve sınırların açılması gibi meselenin ortaya atılması Azerbaycan'da büyük bir hayal kırıklığının yaşanmasına sebep oldu. Uzun bir süredir gelişmeler karşısında sessiz kalmağı tercih eden yetkililer, sonunda konuşmaya başladı.

Aliyev, sınırların açılması durumunda Bakü-Erzurum hattı ile gönderilen doğalgazın durdulacağını açıkladı. Gözüken o ki sadece bununla da sınırlı kalınmayacak ve diğer projelerin de geleceği tehlikeye girmiş olacak.

Şu anda Azerbaycan, topraklarını işgalden kurtarmak için askeri bir operasyona hazırlanıyor. Azerilerin karşısına ise Rus ordusunun çıkacağı herkes tarafından bilinmekte. Ancak bu ordunun kuzey sınırlarını ihlal etmemesi durumunda yenilebileceği de bilinen bir gerçekl. Bölgede yeni bir savaşın çıkmaması için Türkiye ve Rusya'nın somut adımlar atması gerekiyor. İki devlet başkanının Moskova'da yaptığı açıklamalar çok önemliydi. Ancak bunların eyleme dönüşmesi gerekiyor.

Ayrıca anlaşılan Türkiye Ermenistan ile Karabağ meselesini görüşmüyor. Bu konuda muhatap olarak Rusya'yı görüyor. Yapılması gereken de budur. Çünkü sorunu üreten Ruslardır ve çözülmesi için de onların katılımı gerekiyor.

Öne sürülen senaryolardan birisi de Karabağ meselesine Rusların karışmayacağı ve Ermenilerin de tatmin olabilmesi, Rusya ile sınır bağının oluşabilmesi için Güney Osetya'nın Ermenistan'a bağlanacağı şeklindedir. Son dönemde Ermeniler tarafından sık bir şekilde dile getirilen toprak iddialarının altında bu senaryonun olduğu öne sürülüyor.

Azerbaycan tarafının askeri operasyon başlatması şu anda kimsenin çıkarında değildir. Ne AB, ne ABD, ne Türkiye ve ne de Rusya bu savaşı istemiyor. Rusya'nın en önemli korkusu ise çıkabilecek bir savaşın Kuzey Kafkasya'ya yayılmasıdır. Bu tehlike her zaman için geçerli olmuştur. Çıkacak yeni bir savaşın nasıl sonuçlanacağını tahmin etmek oldukça zordur. Rusya, Gürcistan örneğinde olduğu gibi büyük bir askeri güçle taarruza geçebilir. Azeriler tarafından savaşın kaybedilmesi ise büyük bir sosyo psikolojik bunalıma yol açabilir. Bunun önlenmesi için Rusya'nın müdahil olmaması konusunda ikna edilmesi gerekiyor. Şu anda bunu yapabilecek tek ülke Türkiye'dir.

Türkiye'nin ister Ermenistan sınırlarının açılması, isterse de Rusya ile ilişkilerini geliştirmesi sorunun çözülmesi açısından olumlu katkı yapabilir. Ancak Azerbaycan ile sorun yaşanmaması için muhakkak bu gelişmelere paralel olarak Karabağ sorunun da çözülmesi gerekiyor.

Kaynak : Dünya Bülteni

Ankara'yı ayakta alkışladık

Seyid Zehra

Türkiye'nin Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'in NATO genel sekreterliğine seçilmesine yönelik tutumu İslam dünyasının takdirini hak ediyor. Türkiye Rasmussen'in adaylığına itiraz etti ve bunun temel sebebinin, Rasmussen'in karikatür krizi sırasında ortaya koyduğu yaklaşım olduğunu açıkladı.

Rasmussen'in bu kriz sırasında kışkırtıcı ve faşist bir tutum sergilediği biliniyor. İfade özgürlüğünü gerekçe göstererek karikatürlerin yayımlanmasını ateşli şekilde savunmuştu.

Karikatürlerin yayımlanmasının İslam dünyasının dört bir yanında yol açtığı öfkeye rağmen özür dilemeyi ve geri adım atmayı reddetmişti. Söz konusu faşist tutum İslam dünyasına hakareti içeriyordu. Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan bu nedenle, Rasmussen'in adaylığına yönelik reddi yorumlarken "Geçmişte barışa katkısı olmayanlar bundan sonra barışa nasıl katkıda bulunabilir?" demişti.

Özür dilemedi ama geri adım attı

NATO'nun son toplantılarında Türkiye garantiler elde edene dek bu tavrında ısrar etti. ABD başkanı devreye girip bu garantileri verdi ve Türkiye Rasmussen'in bu göreve gelmesini kabul etti. Garantilerin ne olduğu tam olarak bilinmiyor. Fakat en başta Rasmussen'in yeni görevinde İslam'a yönelik faşist yaklaşımları dile getirmemesinin geldiği açık. Rasmussen'in İstanbul'daki Medeniyetler İttifakı forumunda kullandığı cümleler geri adım attığını gösteriyordu. Danimarka Başbakanı, "NATO genel sekreteri olarak bir görevim de İslam dünyasıyla diyalog ve işbirliğini artırmaya yoğunlaşacak. Bu konuda kişisel bir sorumluluk görüyorum" diyordu. Ayrıca, 'düşünce özgürlüğünün merkezi önem taşıdığını, ancak dini duygulara saygının da aynı derecede önemli olduğunu ve ikisi arasında denge sağlanması gerektiğini' söylemekte de kararlılık gösterdi. Bu sözler karikatür krizindeki tavrından dolayı tam bir özür ifade etmiyor, ancak Rasmussen faşist tutumundan açık bir geri adım attı.

Türkiye'nin tutumunun önemi şu: Bu, Batı'da İslam ve Müslümanlara karşı başlatılan kampanyalarla mücadelede İslam ülkelerinin ortaya koymasını istediğimiz türden somut bir yaklaşımdı. Batı'da İslam'a ve Müslümanlara yönelik kampanyaların şiddetine rağmen, İslam ülkelerinin yanıtı somut adım içermeyen kınamalarla sınırlı kaldı. Kınama bu kampanyalara karşı çıkıldığının belgelenmesi için gerekli olsa da, siyasette bir şey değiştirmez, somut sonuç getirmez.

Gelecekte caydırıcı etken olacak

Fakat Türkiye'ninki gibi tek bir somut adım onlarca kınamadan daha etkili sonuç veriyor. Türkiye'nin tutumunun sonucunun Rasmussen'in faşist yaklaşımından geri adım atışından ve verdiği açık taahhütlerden daha büyük bir anlamı var. Türkiye'nin tavrı Batılı liderlere, İslam ülkelerinin Batı ülkelerinde İslam ve Müslümanlara yapılan hakareti unutmadığını ve göz ardı etmediğini hissettirdi.

Türkiye'nin tutumu Batılı liderleri İslam ve Müslümanlara bir daha hakaret etmeden önce birçok kez düşündüren caydırıcı bir etken olacak. Bu tür tek bir olay Batı'da İslam'a ve Müslümanlara yönelik kampanyaları durdurmaz, ancak takdir edilmesi gereken, doğru yönde bir adım oluşturuyor. (Bahreyn gazetesi Ahbar El Haliç, 8 Nisan 2009)

Kaynak: Radikal