26 Aralık 2008 Cuma

Almanya'nın artan operasyonel gücü

Mehmet Yılmaz

Son 500 yıla, deniz aşırı imparatorluklar kuran devletler vurdu damgasını.
Sırasıyla İspanya, Portekiz, Hollanda, Fransa, İngiltere ve ABD 'küresel' ölçekte 'hâkim güç' olmayı başardılar, kendi coğrafyalarından çok uzak bölgelerde tesis ettikleri birtakım 'düzenler' ile...

Birinci ve İkinci Dünya savaşlarının 'mağlup' ülkesi Almanya, imparatorluk geçmişi olmasına rağmen bu payeye ulaşamayan 'nadir' devletlerden biri olarak geçti tarihe.

Ancak...

Almanlar bu uzun süreçte hiç vazgeçmedi, küresel aktör olma idealinden.

Aksine her defasında daha bir 'ciddiyetle' hazırlanmış yepyeni stratejiler ürettiler.

Bunun en kararlı örneğini de 20. yüzyılın ortalarında gösterdiler tüm dünyaya.

***

İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa merkezli stratejiler üreten ve yakın çevresiyle sınırlı politikalar geliştiren Almanya, şimdilerde 'çok farklı' bir çizgide boy gösteriyor artık.

Ne mi yapıyor?

Afganistan'da operasyonel bir güç olarak varlığını hissettiriyor.

Somali açıklarına gönderdiği savaş gemisiyle 'açık denizlerde ben de varım' diyor.

Eski Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer'e göre bu 'yeni' politika yüzünden Almanya, Avrupa'nın lider ülkesi olma vasfını kaybedebilir.

Neden?

Çünkü Avrupa, Almanya'nın olmazsa olmazlarından biridir.

'Avrupa için iyi olan Almanya için de iyidir veya tam tersi' şeklinde özetlenebilecek bu politikanın terk edilmesi halinde Almanya bundan zarar görebilir.

Tabii Avrupa da...

Fischer, günümüz Almanya'sını yönetenleri şu sözlerle suçluyor:

-Hükümet Avrupa'yı, kendi gündemini uygulamak için bir araç olarak kullanıyor.

Eski bakana göre bu strateji çok riskli.

***

Avrupa'yı 'tramplen' olarak kullanan Almanya ne yapıyor peki?

Küresel bir aktör olarak varlığını uluslararası topluma hissettirmek istiyor.

19 Aralık'ta Alman Meclisi, Somali açıklarına savaş gemisi gönderme kararı aldı mesela.

Ticari gemilerin korkulu rüyası haline gelen korsanlarla mücadele etmek amacıyla AB tarafından başlatılan 'Atalanta' misyonuna 'Karlsruhe' adlı firkateynle destek veriyor Almanya.

Yaklaşık 45 milyon Avro'ya mal olacağı tahmin edilen bu projede 220 Alman askeri görev yapacak. İstenirse asker sayısı 1400'e çıkarılabilecek.

Hemen belirtelim.

6 savaş gemisi ile 3 keşif uçağının görev yaptığı Atalanta misyonuna Almanya'nın yanı sıra 7 Avrupa ülkesi daha katılıyor.

***

Almanya'nın, silahlı kuvvetlerini dış politikasının en önemli araçlarından biri haline getirdiğinin bir diğer göstergesi ise Afganistan'a ek asker gönderme kararını alması.

16 Ekim'de onaylanan kararla Afganistan'a ilave 1000 asker daha gönderiliyor. Bu ülkedeki Alman askeri sayısı 4 bin 500'e çıkıyor böylece.

2002'den bu yana 30 kayıp veren Alman askerleri, hava gözetleme faaliyetlerinde bulunuyor. En önemli görevleri ise Afgan güvenlik güçlerini eğitmek...

Yeni Afgan ordusunun 2012 yılına kadar 122 bin askere ve 82 bin polise sahip olması hedefleniyor. Bu kadar büyük bir gücün eğitimi için 20'şer kişiden oluşan 22 ekibe ihtiyaç var.

İşte Almanya bu alanı da ihmal etmiyor. 2009'da 7 bin 500 güvenlik görevlisini eğitmeyi planlıyor. Ayrıca bu alanda görev yapacak Avrupalı eğitimci sayısının 184'ten 400'e çıkarılmasına da öncülük ediyor.

***

Görüldüğü gibi Afganistan ve Aden Körfezi, Almanya'nın kıta Avrupa'sı dışında yeni 'operasyonel faaliyet alanları' olarak öne çıkıyor.

Erbil'de konsolosluk açan ilk ülkelerden biri olan Almanya, Türkiye'nin yanıbaşındaki Ortadoğu'da da varlığını nasıl hissettirmek istediğini gösteriyor aslında. Bakalım bu coğrafyada varlığını gösterme usulü nasıl tezahür edecek?

Zaman

25 Aralık 2008 Perşembe

Irak’ın Ergenekon’u ve PKK

Şamil Tayyar / Star

Kasım ayında ABD ile Irak arasında imzalanan Güvenlik Anlaşması, aslında geleceğin kodlarını işaret ediyordu.

26 Kasım tarihli yazımda ifade ettiğim gibi; Türkiye'yi, özellikle terörle mücadele konseptini ve Ortadoğu politikasını kökten etkileyecek önemli bir anlaşmaydı. Anlaşmayı önemli kılan, hava sahası denetiminin 1 Ocak 2009'dan itibaren ABD'den Irak hükümetinin kontrolüne geçmesinin yanı sıra, Amerikan askerlerinin 2011 sonuna kadar Irak'tan çekilmesinin takvime bağlanmasıydı.

Bu gelişme, 3 yıl içinde Irak meselesini çözmek isteyen ABD karşısında Türkiye'ye tarihi fırsat yarattı.

Milli Güvenlik Kurulu'nun 24 Nisan tarihli 'Tüm Iraklı grup ve oluşumlarla istişarelerin sürdürülmesinin yararlı olacağı mütalaa edilmiştir' bildirisiyle başlayan yeni süreç, sözkonusu anlaşmayla daha da güçlendi.

Genelkurmay ve MİT temsilcileriyle birlikte Bağdat'a giden İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Başbakanlık Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Davudoğlu ile Irak Özel Temsilcisi Büyükelçi Murat Özçelik'in alt yapısını oluşturduğu yeni politikalar, Başbakan Erdoğan'ın 10 Temmuz'da Bağdat'ta imzaladığı Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi kurulmasına dair siyasi bildiriyle yeni boyut kazandı.

Dün Ankara'ya gelen Irak Başbakanı El Maliki'nin açıkladığı gibi ABD, Irak ve Türkiye arasında bölgesel barışın tesisi, Irak'ın siyasi istikrarı ve PKK sorununun çözümü konularında üçlü mekanizma işliyor.

Kerkük ve PKK

Türkiye açısından sorunun iki önemli boyutu var: Birincisi Kerkük, diğeri PKK'nın tasfiyesidir.

Kerkük'le ilgili son dönemde Türkiye'nin politikaları doğrultusunda önemli gelişmeler yaşandı. Mesela; referandum yapılmadı, Kerkük'ün Irak merkezi yönetimine bağlı kalması ve Türkmenlere yönetimde daha fazla söz hakkı tanınması konusunda Türkiye'nin tezlerine itibar edildi. Buna ek olarak Kerkük Meclisi, Arapça ve Kürtçe'nin yanında Türkçe'nin Latin harflerle resmi dil olarak kullanılmasını kabul etti.

PKK'nın tasfiyesi konusunda ise Talabani ve Barzani'nin Türkiye ile üzerinde mutabık kalamadıkları çözüm önerileri var.

Diyorlar ki: Genel af çıkarın. Hem dağdakiler hem Mahmur kampında mülteci olarak kalan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kürtler dönsün. Onlara barınma ve iş imkanları sağlayın. Silahlarını Kuzey Irak bölgesel yönetimine bıraksınlar.

BM'nin verilerine göre, Mahmur Kampı'nda şu anda 13 bin kişi yaşıyor. Dağdakiler ve diğer bölgelerde yaşayanlarla birlikte bu rakam 20 bine yaklaşıyor.

Türkiye bakımından buradaki asıl problem, PKK'nın lider kadrosunun af kapsamına alınmasıdır. Kürt liderler bu noktada, yaklaşık 100 kişilik lider kadrosuna 'siyasi mülteci' kimliğiyle Avrupa veya başka ülkelere taşınmasını öneriyor.

Kürt liderlere göre bu konuda mutabakat sağlanırsa, Irak yönetimi, PKK'yı 'terörist örgüt' ilan edip tüm faaliyetlerini yasaklayacak, ihtiyaç duyulduğunda Türkiye ile ortak operasyonlara katılacak.

ABD bu projeye destek veriyor.

Türkiye ise karar aşamasında. Problemin çap büyüklüğü nedeniyle süreç MGK ekseninde yürütülüyor.

PKK'nın tasfiye süreci

Sorunun başka boyutu ise PKK'nın tavrıdır. Bahara kadar ABD, Irak ve Türkiye arasındaki girişimlerin ortaya koyacağı tabloyu görmek istiyor. Ateşkes uyguluyorlar. Zaten kış dönemi PKK için eylemlerin minimize olduğu bir dönemdir.

Abdullah Öcalan'ı İmralı'dan kurtaracak formülün içinde yer almadığı çözüm paketinin, kapsamı ve içeriği ne olursa olsun PKK tarafından kabul edilmeyeceği görüşü yaygın kanaat olarak karşımıza çıkıyor.

Bu durumda ise ABD ve Irak'ın PKK'yı ikna etmek için ilk aşamada tüm lojistik desteğini çekerek, Kandil'e silah ve yiyecek sevkıyatını keserek, Avrupa ülkelerindeki hesaplara el konulmasını sağlayarak süreci hızlandırabileceği, sonraki adımda lider kadrosundan bazı isimleri Abdullah Öcalan örneğinde olduğu gibi Türkiye'ye iade edebileceği yorumları yapılıyor.

Nitekim bunun emareleri görülmeye başlandı. Hafta başında Londra polisi PKK'nın finansman ve kadro temini amacıyla yararlandığı derneklere baskın düzenledi. Kandil'e silah ve yiyecek götüren tırlar yakalandı.

Oldukça zor bir sürece giriyoruz. Hem Türkiye'de hem Irak'ta çözüm arayışlarına karşı olan gruplar çıkacaktır. Siyasi tepkilerin ötesinde, 24 yıldır terörü rant enstrümanı olarak görenler kanlı eylemlerle bu girişimleri sekteye uğratmak isteyecektir.

Irak'ın Ergenekon'u işbaşı yaptı bile. İki hafta önce bölge temsilcilerinin bir araya geldiği Kerkük-Erbil karayolu üzerindeki Abdullah lokantasına düzenlenen kanlı saldırı, bu yönüyle de değerlendirilmelidir.

Bu süreçte bize düşen görev; Türkiye'nin üniter yapısını zedelemeden çoğulcu demokrasi ve toplumsal barışın tesisine katkı sunmaktır.

Star Gazete

Terörsüz bir döneme doğru...

Fehmi Koru


PKK'nın bayram öncesi 'ateşkes' ilân ettiğini duymuş muydunuz? O kadar yakından izlediğim halde ortalığın sütliman olmasının gerçek sebebini ben bile anlamamışım. Daha da önemlisi şu: PKK ateşkesi bayram sonrasında da sürdürüyormuş; 'barış girişimlerinin sonucunu görmek için' bahara kadar eylem yapmama kararında ısrarlıymış...

Terör örgütü, ama sonuçta teröristlerin de vücutları üzerinde bir 'kafa' ve onun içinde de bir 'beyin' bulunuyor. Teröristin sonunda terörün çıkmaz sokak olduğunu anlaması olumlu bir gelişme.

Dünyada teröre muhatap olan tek ülke bizim ülkemiz değil, terör yalnız belli ülkeleri de vurmuyor... Teröristler, eylemleriyle ülkelerin dengesini bozuyor, ekonomisine darbe indiriyor, sosyal hayatı rehine alabiliyor; buna karşılık terörün dize getirebildiği tek bir ülke bile yok. Hemen her ülke bir biçimde terörle baş etmenin yolunu buluyor.

30 yıla yaklaşan PKK terörü çok canlar aldı, ocaklar söndürdü; ancak gelinen noktada 'başarı' diye övünebilecekleri bir şey yok teröristlerin... Bazıları bugün 'Kürt Sorunu' diye adlı adınca söz eder hale gelmeyi terörle irtibatlasa bile gerçek bu değil; dünyanın şartları ve toplumun zaman içinde kazandığı olgunluk, terör olmasaydı da, konunun bugünkü seviyeye gelmesini sağlayacaktı; hatta belki çok daha kolay çözülebilecekti sorun...

Terör örgütünün şu sıralarda sergilediği -'ateşkes' dahil- farklı tavır da dünyanın şartları ve Türkiye'nin edindiği yeni değerle yakından ilişkili: ABD'de yeni bir yönetim işbaşına gelmek üzere ve yeni kadrolar daha ipleri eline almadan kendi politikaları istikametinde alan düzenlemesini başlattı bile. Ortadoğu'ya öncekinden farklı bir bakış söz konusu olacak ve Türkiye yeni dönemde önem kazanacak; terörden arınmış, demokrat ve halkına refah getiren bir ülke olarak...

Dikkatler orada fırlatılan pabuca kaydığı için pek az kişi fark etti: George W. Bush'un Bağdat'a gitmesinin sebebi, Irak yönetimiyle bundan sonra ilişkilerin nasıl yürütüleceğine dair kapsamlı bir anlaşma imzalamak içindi. İmzalanan anlaşmanın öngördüğü yol haritası, yılların umutlarını boşa çıkartacağa benziyor: ABD askerlerinin tamamını 2011 yılında Irak'tan çekecek... Kuzeydeki yerel yönetimin beklentisi kalabalık bir üssün kuzeyde süreklilik kazanmasıydı; beklentinin yerine gelemeyeceği meydanda.

Dün ülkemize gelen Irak Başbakanı Nuri el-Maliki'nin ayağının tozuyla verdiği mesajlar hiç de şaşırtıcı değil; çünkü Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani de kaç gündür Türkiye'nin gönlünü hoş tutacak açıklamalar yapıp duruyor. Geçen hafta kendisiyle görüşen DTP heyetine, Mesut Barzani de gerekli uyarılarda bulunmuştu. Irak'taki merkezî hükümet de, kuzeydeki yerel yönetim de, Washington tarafından Türkiye ile daha sıkı ve samimi ilişki kurmaya yönlendiriliyor. ABD-Irak anlaşması bunu zorluyor zaten.

Topraklarında teröristleri barındıran bir ülkeyle Türkiye samimi ilişki kurabilir mi hiç?

Peki de PKK ne olacak?

Daha önce İngiltere'nin başını ağrıtan İRA ile İspanya'daki ETA ne olmuşsa, hangi yöntemlerle silâh bırakmış ve terörden vazgeçmişse, Türkiye'de de olması gereken odur. Önümüzdeki sürecin sancısız ve kolay geçmesi için en büyük rol elbette iktidara düşüyor; ama sürecin özelliğini anlamış DTP'nin tavrı da olağanüstü önemli.

DTP yerel seçimi bile dert etmeyip bütün dikkatini yeni döneme sancısız geçişe verse iyi olur.

Yeni Şafak

11 Aralık 2008 Perşembe

Hitler'in 'gizli' silahı ortaya çıktı


Hitler'in İngiltere'ye karşı hazırlattığı gizli 'bombardıman silahı'nın tasarımları ortaya çıktı.
Perşembe, 11 Aralık 2008 11:26
Nazi lideri Adolf Hitler'in Alman bilim adamlarına hazırlattığı gizli bir 'bombardıman silahı'nın tasarımları ortaya çıktı. 60 yılı aşkın bir süredir özel bir koleksiyoncunun arşivinde tutulan 'sessiz dart' adlı hava aracına ait çizimler 13 Aralık'ta Londra'da düzenlenecek bir açık artırmada satışa sunulacak. Çizimleri inceleyen uzmanlar, Hitler'in İngiltere'ye karşı düzenlenen bombardımanlarda kullanılmak üzere tasarlattığı aracın yüksek irtifada seyreden bir uçaktan bırakılmasının planlandığını belirtiyor.
Hedefinin üzerine saatte bin 120 kilometre gibi aşırı bir hızla inişe geçen aracın altındaki tahrip gücü yüksek bombayı bırakmasının ardından, kuyruk bölümündeki paraşütü serbest bırakarak büyük bir hızla yükselmek üzere tasarlandığını kaydeden uzmanlar, roket benzeri aracın farkedilmeden hedefine ulaşmasının son derece kolay olacağını söylüyor.

Nazi Almanyası'nın 2. Dünya Savaşı'nın son döneminde müttefil kuvvetlerine karşı üstünlüğü yeniden kazanmak için sıradışı silah tasarımlarına ağırlık verdiği biliniyor.

Alman bilim adamlarının geliştirdiği V1, V2 ve V3 roketlerinin tasarımları, daha sonraki yıllarda ABD ve Rusya tarafından füze teknolojilerinin geliştirilmesinde kullanılmıştı.

Kaynak: Gazeteport

Avrupa'yı bekleyen tehlike

The Guardian

Gençlerin öfkesi yaşlıları çoğunlukla şaşırtır. İmtiyazlılar da mağdur kesimlerin aniden sertleşmesi karşısında dehşete düşerler.

Nasıl ki 2005'te Paris'in varoşları yanarken ilk başta Fransa şaşkın ve olanlara inanamaz bir halde idiyse, şimdi bir öğrencinin ölümüyle tetiklenen isyanların ülke kentlerine yayılarak Atina'nın merkezini, sokaklarında sanki küçük bir savaş yaşanmış gibi bırakması karşısında Yunanistan'ın ağzı açık kalmış durumda. Yunanistan'daki meseleler şimdilik Fransa ölçeğinde değil. Bir grup gencin kendilerine taş atmasının ardından polislerin silahlarını ateşlediği ilk olayın aydınlatılması gerekiyor. Göstericilerin samimi protestoları ile aşırı provokasyon ve düpedüz holiganlık arasındaki denge de çok net değil. Ama şiddetin derecesi, Yunanistan'da, zaten hiçbir ülkede çok da huzurlu olmayan polis ile genç insanlar ilişkisinin çok ötesinde bir şeylerin ters gittiğini açıkça ortaya koyuyor.

Bu olaylarda, Fransa'da olduğu gibi ırk faktörü yok. Ama aynı Paris'te olduğu gibi, yeterince vasıf sahibi olmayanları bir tarafa bırakın, iyi eğitimli kesimler için bile yeterli iş sahası yaratamayan bir ekonomik düzende genç erkek ve kadınların beklentilerinin karamsarlığının, bu patlamada önemli rol oynadığını söylemek doğru olacaktır. Yunan öğrenciler, son yıllarda, fazladan bir dil ve yabancı diplomanın, ülkelerine döndüklerinde kendilerine iş piyasasına iyi bir giriş sağlayacağı umuduyla başta Britanya olmak üzere diğer Avrupa ülkelerine akın ediyor. Ama kendi ülkelerinde de yurtdışında da başarılı olsalar, iş bulmaları her durumda zor. Buldukları işler de genellikle maddi açıdan tatmin edici değil. İşlerinde tecrübe sahibi olmuş orta yaşlı insanların maaşları bile çok yüksek değil ve emekli maaşları özellikle çok düşük.

Eğer herkes eşit şekilde acı çekiyor olsaydı bir yere kadar. Ama Yunanistan'da, aralarında, bir dizi skandal (kimisi mali) sebebiyle hükümetle bağlantısı olan kesimlerin de bulunduğu, çok iyi durumda olan kesimler de var. Şu anki huzursuzlukların altında muhtemelen, halkı umursamayan ehli keyif bakanlar tarafından yönetilen ve varlıklıların küplerini doldurup sorumluluklarından kaçtıkları bir toplumda yaşama hissiyatı yatıyor. Kökeni diktatörlük günlerine, hatta ondan evvel iç savaşa kadar giden bir anarşi ve radikallik geleneğinin de katkısının olduğu su götürmez.

Yunanistan son yıllarda ciddi değişimler geçirdi. Yunan solunda hâkim olan Avrupa ve Amerika karşıtı hissiyat büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda ama sağ kesimde ona karşılık gelen eski moda muhafazakârlık korundu ve şu anda hükümette. Demokrasiye inancının olduğu şüphe götürmemekle birlikte, vizyon sahibi olmadığı ve zar zor elde ettiği çoğunlukla günü kurtarmanın dışında bir stratejisinin olmadığı ortada. Hükümet, anketlerde, lideri George Papandreou ile kendisinin de son günlerdeki olaylar sonucu muhtemelen şansı dönecek olan ana muhalefet partisi Pasok'un gerisine düşüyor.

Bu huzursuzluklardan alınacak daha genel ders, vatandaşlarının ve özellikle de gençlerin içine düştüğü zorluklara ayak uyduramayan hükümetlerin, ekonomik durgunluk yavaş yavaş vurmaya başlarken, ileride benzer ve hatta daha kötü olaylarla karşı karşıya kalabileceği. Bu aynı zamanda, durgunluğun içine gömülürken, hükümetlerin eşitlik vurgusu yapmadığı yerlerde olabileceklerin de bir örneğini teşkil ediyor. Bolluk, eşitsizliklerin siyasi sonuçlarını asgariye indirir. Beklentilerin yüksek ve fırsatların çok olduğu durumlarda geliştirilen politikalar başkadır; beklentilerin düşük, fırsatlarınsa sınırlı olduğu durumdakiler başka. Bizleri bekleyen tehlikeli sularda gezinirken, kilit siyaset dayanışma olacak.

Kaynak: Zaman

10 Aralık 2008 Çarşamba

Bush’un hesap verme günü hızla yaklaşıyor


Bush’un hesap verme günü hızla yaklaşıyor
Salı, 09 Aralık 2008 10:12

Bush'un işkencecileri için hesap verme günü hızla yaklaşıyor

Obama'nın ilk icraatlarından biri, işkenceye yeşil ışık yakan eski yönetim yetkilileri hakkında soruşturma başlatmak olmalı. Bush'un insan hakları ihlallerinin cezasız bırakılması gelecek ihlalleri teşvik eder.

Barack Obama'nın başkan olarak yapacağı ilk işlerden biri, adalet bakanına işkenceye yeşil ışık yakmış eski Bush yönetimi yetkilileri için cezai soruşturma başlatacak tarafsız bir savcı atamak olmalı. Obama 1 Aralık'taki basın toplantısında Eric Holder'ı adalet bakanı ilan ederken ABD'nin değerlerini yüceltmekten bahsetti. Holder, Amerikan halkının korunmasıyla anayasa arasında bir gerilim olmadığında ısrarlıydı.
Holder birkaç ay önce daha da açık konuşmuştu. "Hükümetimiz işkence kullanımına izin verdi, Amerikan vatandaşlarına karşı gizli elektronik takip uygulamasını onayladı, gereken yasal süreçlerden geçilmeden gizlice Amerikan vatandaşlarını gözaltına aldı, yüzlerce zanlı düşman savaşçının temel habeas corpus (yurttaşın keyfi tutuklamalar ve yargılamalardan korunması) hakkını ihlal etti ve gerek uluslararası hukuku gerek anayasamızı çiğneyen prosedürlerin kullanılmasına izin verdi. Amerikalılara hesap vermek borcumuzdur." Hesap günü hızla yaklaşıyor.
Obama ve Holder hem anayasaya uymak hem değerleri korumak istiyorsa, Bush yönetiminden bu anayasayı ihlal etmiş, yasaları çiğnemiş, değerlerimizi ayaklar altına almış olanları yargılamaları şart. Pentagon adına Ebu Garib skandalını soruşturan Korgeneral Antonio Taguba: "Mevcut yönetimin savaş suçu işleyip işlemediği konusunda hiçbir şüphe kalmadı artık. Sorulan tek soru şu: İşkence emrini verenler bunun hesabını verecek mi, vermeyecek mi..." Taguba'nın sözlerine ve kanıt niteliğindeki sayısız belgeye rağmen, yetkililerin işkence programının tasarlanması ve uygulanmasından
sorumlu tutulması hakkında konuşan pek olmadı.
Yapılan her işin bir sonucu olur. O yetkililerin elini kolunu sallayarak sahneden çekilmesine göz yummak, gelecekteki ihlalleri teşvik edecek bir dokunulmazlık mesajı verecektir. Oysa onların hesap
vereceği mesajını vermeliyiz.
Bu aralar Washington'da herkes, cezai soruşturmaların geçmişe lüzumsuz bir geri
dönüş olacağını söyleyip duruyor. Kimileri yeni yönetimin ileri adım atabilmesi için başkanlık düzeyinde afların gerektiği ve bir Hakikat Komisyonu oluşturularak Afganistan, Irak, Guantanamo ve dünyanın dört yanındaki CIA kara deliklerinde kanlı soruşturmalar ve tutuklu ölümlerine yol açmış koşulların soruşturulması gerektiğini öne sürüyor. Ama aflar, insan hakları ihlalleri çok uzun zamandır cezalandırılmadan kalabilmiş bu yönetim için son bir sığınak olur. Hakikat Komisyonu'ysa pratik değil.

Uluslararası standartlara bağlılığımızı gösterir
Burası Latin Amerika değil, Güney Afrika değil. İç savaşı bitirmeye, ülkeyi yeniden ayağa kaldırmaya, savaşan fraksiyonları barıştırmaya çalışmıyoruz. Biz bir demokrasiyiz ve ülkemizi işkence yokuşundan aşağı yuvarlamış yetkililerin, yaptıklarının hesabını vermesine uğraşıyoruz. Demokrasilerde bir suçun işlenip işlenmediğine âlimler değil, savcılar karar verir.
Cezai soruşturmalar yapmak, ille yüzünü geçmişe dönmek anlamına gelmiyor. Bilâkis gelecekte işkencesiz bir dünya yaratmak için gerekiyorlar. ABD'nin liderliğinin yeniden doğuşunun ve yeni sorumluluk çağımızın başlangıcı olacaklar.
Bu yetkililerin yargılanması ABD'nin dünyadaki ahlaki duruşunu yeniden kazanmasına ve uluslararası insan hakları standartlarına bağlılığımızı göstermemize de yarayacak.
Obama şu sözü vermişti: "ABD'nin işkence yapmadığını tekrar tekrar söyledim. İşkence yapmamamızı da sağlayacağım." Bunun yolu, işkence politikalarını oluşturanları yargılamaktan geçiyor.

(Amerika'da yayımlanan aylık dergi, ABD Anayasal Haklar Merkezi'nin başkanı, Kasım 2008)

Kaynak: Radikal

8 Aralık 2008 Pazartesi

Realistler ve Neoconlar...

Amerikan dış politikasının gelecekteki yönelimleri hakkında Neoconlar ve Realistler tartışıyor...
Pazartesi, 22 Eylül 2008 10:42

Joshua Muravchik & Stephen M.Walt

Stephen Walt'ın cevabı: Kristol'ün Kehanet Küresi Paramparça

Bir sonraki başkan, dış politika konularını danışmak için kime yönelmeli: realistlere mi yoksa neoconlara mı?

2001 yılından beri felâket üreten neocon politikalarına bakınca cevap da çok açık görünüyor. Önde gelen neoconlar, mükerrer başarısızlıklarına rağmen Cumhuriyetçi başkan adayı John McCain'e tavsiye vermeyi sürdürüyorlar hâlâ; ve (kuzenleri liberal müdahalecilerle birlikte) op-ed sayfalarında, TV programlarında ve fikir dergilerinde, her yerde hazır ve nâzırlar. Realistler ise nesli tehlikeye düşmüş bir tür ve çağdaş politika tartışmalarında susturulmuş bir ses haline geldiler.

Şayet neoconlar güvenilir dış politika rehberleri olduklarını kanıtlasalardı ve realistler devamlı yanlışta ilerleselerdi bu durumun bir anlamı olacaktı. Fakat hakikat bunun tam tersidir. Yeni-Muhafazakârlık, felâkete götüren bir yol haritasıyken realizmin politik öngörüleri etkileyici olmayı sürdürmektedir. Şayet bir sonraki başkan, son sekiz yılın hatalarından sakınmak istiyorsa, Yeni Muhafazakârlığın niçin hataya düştüğünü anlamalı, güvenilmez tavsiyelerinden kaçınmalı ve realizmin erdemini yeniden keşfetmelidir. Niçinini anlamak için her iki bakışın ana ilkelerini ve geçmiş performanslarını incelemelidir.

Etiketin de ima ettiği gibi, realistler, dış politikanın temennilere veya dogmalara bel bağlamaksızın dünya gerçekte nasılsa, ona öylece davranması gerektiğine inanırlar. Realizm, uluslararası sistemi rekabetçi bir arena olarak görür; devletlerin kendi güvenliklerini kendilerinin sağlaması gerektiği bir arenadır bu. Realistler, devletlerin başkalarına çok fazla güvenmeleri durumunda başlarının belâya gireceğini bildikleri gibi devletlerin dış tehditleri abartmasının, öncelikleri yanlış belirlemesinin veya yurt dışında ahmakça mâceralara atılmasının da problemler doğurduğunu bilirler.

Dolayısıyla realistler, güçler dengesini keskin gözlerle takip ederler ve boş yere kan akıtılmasına veya gereksiz yere güç artırımına giderek ya da ideolojik haçlı savaşları açarak hazinenin boşaltılmasına karşı çıkarlar. Bilirler ki askeri güç, güvenliğin nihâi garantörüdür ve fakat sonuçları tahmin edilemez kaba bir araç olduğunu da tasdik ederler. Realistler, bu yüzden şatafatlı küresel sosyal mühendislik planlarını şüpheyle karşılar ve ancak hayâti çıkarlar tehlikede olduğu zaman güce müraacat edilmesi gerektiğine inanırlar.

Ulusçuluğun gücünü takdir ederler ve diğer devletlerin dış müdahaleye direnç göstereceğini ve gayretle kendi çıkarlarını savunacaklarını anlarlar. Böylelikle realistler, hasımların yekpare bir yapı halinde birleşecekleri ihtimaline yüz vermezler ve muhaliflerin ayağını "böl ve yönet" stratejisiyle kaydırmayı yeğlerler. Realistler, başarılı bir diplomasinin "al gülüm ver gülüm" demeyi gerektirdiğini ve Amerikan çıkarlarının, değerlerini kabule şâyan bulmadığımız rejimlerle kimi zaman işbirliği yapılması gerektirdiğini kabul ederler. Kısacası, başarılı devlet adamlığının kudret, hesap-kitap, esneklik ve gücün sınırlarını bilmeyi gerektirdiğini bilirler.

Realistler ahlâki izafiyetçiler olmadıkları gibi değerlere kayıtsız da değillerdir. Realistler, tüm büyük güçlerin, kendi değerlerini yaymalarının başkalarının hayrına olduğunu düşünmeye yatkın olduklarının ve de bu nevi kibrin, yerleşik demokrasileri dahi ahlâkiliği şüpheli mâceralar içine sürükleyeceğinin farkındadırlar. Realistler, Amerika'nın demokratik geleneklerini ve bireysel özgürlüklere bağlılığını aziz tutarlar ama bu ilkelerin en iyi ancak Amerikan örneğinin gücü sayesinde ihraç edileceğine inanırlar yoksa askeri mâceralarla değil. Deniz aşırı ülkelerde uzun süre başkalarının işine karışmanın hasmane bir tepkiyi tetikleyebileceğini ve bizi evdeki özgürlüklerden taviz vermeye mecbur edebileceğini de biliyorlar.

Realizm işini ne kadar iyi icra etti? Soğuk savaşı kazanan kuşatma stratejisi, George Kennan gibi bir realistin fikridir. Kuşatma, herşeyden önce, Komünizmi askeri güçle tesirsiz hale getirmekten sakınırken SSCB sınırlarındaki kilit sanayi ülkelerin Moskova tarafından zaptedilmesini önlemeye odaklanmıştı. Tıpkı Franklin Roosevelt'in Nazi Almanyasını mağlub etmek için câni Joseph Stalin'le müttefik ilişkisine girmesinde olduğu gibi realizm, Sovyetlere karşı uzun mücadelesinde Amerika'nın hem demokratik hem de gayri-demokratik müttefiklere yaslanmasını emretmiştir. Kennan ve de diğer realistler, yekpâre olduğu sanılan komünist blokun derin gerilimler barındırdığını tasdik etmişlerdi ki Amerika, Maocu Çin'le 1970'lerde yakınlık kurarken bu gerilimlerden istifade etmişti.

Kennan, Walter Lippmann, Hans Morgenthau ve Kenneth Waltz gibi realistler 1960'lar boyunca ABD'nin Vietnam savaşına girmesine muhalefet etmişlerdi. Bu savaşı, Amerikan gücünün güzergâhından ahmakça sapması olarak görmüşler ve domino etkisinin abartıldığını düşünmüşlerdi. Amerika, Vietnam'dan çekildiği zaman Vietnam, Çin ve de Kamboçya'daki Komünist yoldaşlarıyla kendisini mücadele ederken bulduğunda bu bakışın doğruluğu teyid edilmişti. Hanoi, önceki müttefiklerinden uzaklaştı, serbest pazarı benimsedi ve Washington'la ilişkileri normalleştirdi.

Realistler, Sovyetler Birliğinin bir Potemkin devi olduğunu ve onun geri kalmış imparatorluğunun Amerika'nın zengin ve daha tutarlı ittifak ağının emsali olmadığını kavramışlardı. Neoconlar, 1970'lerde Sovyet hâkimiyetiyle ilgili yanlış alarm verdiklerinde Kenneth Waltz gibi realistler, gerçek soru'nun Moskova'nın ayakta durup duramayacağı sorusu olduğunu doğru olarak dile getirmişlerdi. Diğer realistler, Sovyetlerin konvansiyonel askeri üstünlüğünün efsâne olduğunu, Batı'ya karşı bir Sovyet saldırısının muhtemel olmadığını ve böyle bir saldırının başarılı olma ihtimalinin çok düşük olduğunu göstermişlerdi.(1)

Neoconlar soğuk savaşın sona ermesini "tarihin sonu" olarak selamladılar ve hayırhah ve uzun bir hegemonya dönemi hayal ettiler; realistler ise basitçe yeni şekillerde yaşanacak güvenlik rekabetine kapı araladığını doğru olarak öngörmüşlerdi. Edward Luttwak gibi neoconlar, Birleşik Devletlerin 1991'deki Birinci Körfez Savaşında binlerce kayıp vereceğine dair uyarıda bulunurken MIT'den Barry Posen ve Şikago Üniversitesinden John Mearsheimer gibi realistler, Amerika'nın kolay bir zafer elde edeceği tahminini yürüten makaleler yazmışlardı. Zbigniew Brzezinski ve Brent Scowcroft gibi realistler, Amerika'nın İran körfezindeki geleneksel güçler dengesi yaklaşımını "çifte kuşatmayla" değiştirmenin stratejik bir hata olacağını, hayâti bir bölgedeki çıkarlarını korumayı zorlaştıracağını savunmuşlardı ve müteakip olaylar, onların uyarısını haklı çıkarmıştı.(2) Realistler, Amerikan üstünlüğünün büyük güç ilişkilerinde istikrar kazandırıcı bir unsur olabileceğini kabul etmekle birlikte aşırı kavgacı politikaların küre çapında Amerikan karşıtlığını körükleyeceği uyarısını da yapmışlardı. Geçen sekiz yıl bu öngörülerin doğruluğunu da teyid etmiştir.(3)

Son olarak, realistler, Irak mâcerasının en görünür muhalifleri olmuşlardır ve yaptıkları uyarılar çarpıcı bir şekilde tahakkuk etmiştir. Neoconlar, Birleşik Devletlerin 1991 yılında Saddamı devirmemesinden dolayı hayal kırıklığı yaşamışlardı ancak George H. W. Bush ve baş danışmanı Brent Scowcroft, Saddamı devirmeyle ilgili şu muhakemeyi yürütmüşlerdi:

"Birleşik Devletleri, Bağdatı işgal etmeye ve Irakı fiilen yönetmeye mecbur bırakıyordu. Koalisyon derhal çökerdi... Uygulanabilir bir "çıkış stratejisi" mevcut değildi... İşgal yoluna girmiş olsaydık, Birleşik Devletler amansız hasım bir ülkede halen işgalci bir güç olarak bulunuyor olabilecekti." (4)

2003 yılından beri olup bitenler ışığında, yürüttükleri muhakeme güçlü duruyor.

Realistler, II. Körfez Savaşı başlamadan evvel benzer ve eşit derecede güçlü bir uyarı gönderdiler. 2002 Eylül sonlarında 33 uluslararası güvenlik uzmanı (yarısına yakını seçkin realistlerden oluşuyordu), New York Times'da savaş karşıtı bir duyuru yayınladılar. Şöyle uyarmıştı: "Kolayca kazansak dahi mâkul bir çıkış stratejimiz yok. Irak, derinden bölünmüş bir toplumdur; Birleşik Devletler, yaşayabilir bir devlet oluşturmak için uzun yıllar boyu Irak'ı işgal altında tutmak ve orada asayişi sağlamak zorunda kalacaktır." Diğer realistler, savaştan önce, gereksiz ve akılsızca oluşunu nedenleriyle açıklayan makaleler yazdılar. (5) Realistler, son sekiz yılın en ehemmiyetli dış politika kararı hakkında en doğru analizi yaptılar ve en iyi tavsiyeyi verdiler.

Realistler, çatışan ve kesişen çıkarlara sahip bir devletler dünyası görürken neoconlar, erdemli ve barış sever demokrasiler ile saldırgan, şeytani diktatörlükler arasında katıksız bir çatışma görürler. Hasım hareketleri "uluslararası komünizm", "şer ekseni" veya "İslamofaşizm" şeklinde gruplandırır ve onları sürekli olarak büyük ve daha da irileşmekte olan tehlike şeklinde tasvir ederler meğer ki bu güçler aslında derinden bölünmüş ve fiili yetenekleri Amerika'nın iktisâdi, askeri ve siyasi kudretinin küçük bir yüzdesi kadar olsun. Ama neoconlar, Amerika'nın bu küçük hasım ligi devirmesini ve Amerikan yandaşı demokrasiler kılmasını yine de bir zorunluluk olarak görürler.

Neoconlar, Amerikan hegemonyasının erdemlerini göklere çıkartır ve kararlı bir şekilde uygulanması şartıyla, diğer devletlerin Amerikan liderliğini memnuniyetle karşılayacaklarına inanırlar. Amerikan hâkimiyetine karşı muhalefeti, (belirli Amerikan politikalarına duyulan kızgınlığa yormak yerine) Amerikan değerlerine karşı köklü bir düşmanlığa yorarlar ve Amerikan gücünün etkileyici gösterileri sayesinde düşmanların sindirilebileceğine inanırlar. Böylelikle diplomasiyi ve uzlaşmayı hafifser ve bundan bahseden herkesi "yatıştırma" savunucusu diyerek âdet olduğu üzere hemen suçlarlar. Neoconlar nezdinde her bir hasım bir diğer Adolf Hitlerdir ve takvim sürekli 1938'i gösterir.

İsraile sabit destek verilmesi, neoconların anahtar akidesidir ve önde gelen neoconlar bu bağlılığı açıkça kabul ve itiraf ederler. Neoconların pek çoğu, İsrail sağının şahin politikalarından yana tavır alırlar ve Ortadoğuyla ilgili çoğu düşüncelerini bu sıhriyet şekillendirir. Neoconlar, Amerikan ve İsrail çıkarlarını hassaten bir ve aynı şey olarak görme temayülü gösterirler; Arapların ve müslümanların ancak güçten anlayacaklarına iman ederler. Sonuç itibariyle bölgesel problemleri çözmek için diplomatik çabalara genelde karşı çıkarlar (mesela partilerüstü Irak Çalışma Grubu'nun önerdiklerine) ve bunun yerine sertlik yanlısı İsrailliler gibi güç kullanma tehditine dayalı çözümlere teveccüh ederler.

Kısacası Amerika, İsrail ve diğer demokrasilerin faydalanacağı şekilde dünya'yı şekillendirmek için askeri kuvveti etkin bir araç olarak görürler. Yeni muhafazakârlık, Amerikan dış politikasına apaçık çatışan iki vizyon önerir böylelikle: Amerika Birleşik Devletleri, kılıcı sıkı sıkı kavrayıp dünya'yı kafasındaki şekle dönüştürmek için kullanacak veya saldırgan radikal güçlerin yükselen akıntısına gitgide kendisini teslim edecektir.

Birleşik Devletler dış politikasını bu dünya görüşüne yaslarsa ne olur? Cevap: hiçbir şey iyi olmaz.

YENİ MUHAFAZAKÂRLIK 1970'lerden beri var ancak ABD dış politikası üzerinde 2001 yılına kadar sadece mütevazı bir etkisi vardı. Neoconlar, Ronald Reagan'ın dış politikasını kendi fikirlerinin hayata uygulanmış örneği olarak tasvir etmekten hoşlanırlar ancak neoconların Manici dünya görüşünün sedâsı Reagan'ın sadece söyleminde yankılanmıştır. Reagan'ın politikaları, realist ideale daha yakındır: Sovyetler Birliğine uygulanan hububat ambargosunu kaldırdı, S. Arabistana ileri teknoloji ürünü silahlar sattı, Komünist karşıtı olmaları kaydı şartıyla otoriteryan devletleri destekledi, büyüyen bataklığı gördüğünde 1983 yılında Lübnan'dan askerleri çekti ve körfezdeki güç dengesini gözeterek devrimci İrana karşı Saddam Hüseyin Irakına destek verdi. Övülen "Reagan Doktrini", Sovyet uydularına baskı yapmanın düşük mâliyetli bir yoluydu aslında; hakikisinden demokrasi ihracı teşebbüsü değildi. Nihayetinde Reagan'ın arkaladığı savaş lordlarının ve ayaklanmacıların bir çoğu (örneğin Afgan mücahidleri) hiç de serbestlik ve hürriyet havarisi değildi.

Reagan'ın glasnost ve perestroika'ya tepkisi de neoconların tepkisinden ayrılmıştır. Şişirilmiş bir Sovyet gücünü iyice benimsemiş ve Komünist rejimlerin asla değişmeyeceğine iman etmiş olan neoconlar, Mikail Gorbaçev tarafından düztaban yakalandılar ve Sovyetlerin çözüldüğünü geç farkedenler arasındaydılar. Reagan "şeytan imparatorluğunu" kınamayı durdurup Moskova'yla yapıcı diplomasi başlattığında önde gelen neoconlar aslında derin bir hayal kırıklığına uğramışlardı. Sovyet çözülüşünü hünerli bir şekilde idâre etmiş ve 1991 Körfez Savaşında aklın yolundan giderek itidalini korumuş olmasına rağmen George H. W. Bush'un realist dış politikası da kafalarını eşit derecede allak bullak etmişti. Dolayısıyla yeni muhafazakârlığın ilk etkileri son derece abartılmıştır.

Amerika'nın soğuk savaş zaferinden neoconlara ancak ya küçük bir pâye çıkar yahut da hiç çıkmaz.

Yeni muhafazakârlığın gerçek testi, ABD dış politikasının entelektüel projesi olduğu zamanda, 11 Eylül saldırılarından sonra başladı. George W. Bush yönetiminde avuç dolusu kadar realist olmasına karşın Savunma Bakanlığındaki ve Başkan yardımcısı Dick Cheney'in ofisindeki anahtar mevkileri neoconlar işgal ettiler. Bush yönetimindeki önemli neoconlar arasında Savunma Bakanı yardımcısı Paul Wolfowitz, Savunma Bakanı müsteşarı Douglas Feith, başkan yardımcısı başdanışmanı I. Lewis "Scooter" Libby, Dış İşleri Bakanı müsteşarı (ve daha sonra BM elçisi) John Bolton, Savunma Politikası Kurulu Başkanı Richard Perle, ve Eliott Abrams, John Hannah, David Wrumser, Michael Rubin, Abram Shulsky, Aaron Friedberg ve Eric Edelman gibi diğer neocon yardımcılar bulunuyordu. Diğer neoconlar ise Weekly Standart, Washington Post ve Wall Street Journal'ın editöryal sayfalarındaki stratejik mevzilerinden amigoluk yapıyor ve kolaylaştırıcı rol üstleniyorlardı.

Bu durum, Washington Post yazarı Charles Krauthammer'in "yeni muhafazakârların uzun zamandır savundukları işte şimdi devletin en üst düzeyinde açık seçik dile getiriliyor ve uygulanıyor... Vakti gelmiş bir yönetim ideolojisinin olgunlaşmasıdır bu" şeklindeki bir bildirisine yol açmıştı. Benzer şekilde Weekly Standart editörü William Kristol 2003 yılında gururla beyanda etmişti ki: "Politikamız... Artık resmi. ABD yönetiminin politikası oldu... Tarih ve hakikat, tartıya çıkmak üzereler ve bırakalım onlar hükümlerini versinler."

Tarih, Neville Chamberlain'dan bu yana hiç böylesine hızlı ve ezici bir hüküm vermemişti.

En büyük başarısızlıkları, köşe yazarı Thomas Friedman'ın "neoconların istediği savaş, neoconların pazarladığı savaş" diye adlandırdığı Irak'tı elbette. Neoconlar, Irak'ın elinde Kitle İmha Silahları bulunduğu hususunda yanlıştaydılar; Irak'ın el Kaide ile bağlantısında yanlıştaydılar; ve hepsinden öte ABD, Saddam Hüseyini devirdiğinde ne olacağı hususunda yanlıştaydılar. Kenneth Adelman savaşın kolay bir iş olacağını beyan etmişti; Savunma Bakanı yardımcısı Paul Wolfowitz, Genelkurmay Başkanı Eric Shinseki'nin işgalin birkaç yüzbin asker gerektireceğini gösteren hesaplarını "fahiş bir hata" diyerek bir tarafa bırakmıştı. Wolfowitz, savaş ve yeniden inşa'nın 95 milyar dolardan daha az bir mâliyet tutacağını da anlatmıştı Kongreye. Wolfowitz "kılpayı bir hata" yapıyordu: savaşın etiket fiyatı çoktan 500 milyar dolatı aşmıştı ve sona erene kadar muhtemelen birkaç trilyon doları bulacaktır.

Neoconlar, Saddamı güçten uzaklaştırmanın bölgeye büyük çapta fayda getireceğini gürültülü, saf ve yanlış bir şekilde öngörmüşlerdi. Anlatılana göre Fuat Acemî, başkan yardımcısı Cheney'e Basra ve Bağdat caddelerinde " kalabalıkların Kabil'de Amerikalıları selamlamasına benzer şekilde sevinç patlaması yaşanacağını" anlatmıştı; Kristol, "Arap dünyasında çok sağlıklı bir zincirleme reaksiyon" olacağını görmüştü. Joshua Muravchik, işgalin "İran molları ve Venezüella'nın Hugo Chavez'i dâhil diğer zorbaları zangır zangır titretmeye yarayacak bir sarsıntı oluşturacağı" kehanetini yürütmüştü. Richard Perle, Suriye ve İran'ın "terör işinden kaçınacağını" düşünmüştü. Michael Ledeen "özgürlük Irak'a bir kez geldiğinde İran halkının, ülkelerindeki zorbalığa müsamaha göstereceğini tahayyül etmenin imkansız" olduğunu ileri sürmüştü. Pembe senaryoların hiçbiri gerçekleşmedi.

Sadece yetmişbeş bin kişilik bir ordunun işgal için yeterli olduğunu ve ABD kuvvetlerinin "bir veya iki yıl içinde muhtemelen birkaç bin kişiye düşürülebileceği" kehanetiyle, güvenilmez tahminlerin en tutarlı kaynağı bizâtihi Kristol'du. İşgal arefesinde "Amerikan tarihindeki çok az savaşa bundan daha iyi veya daha eksiksiz hazırlanılmıştır" diyerek okuyucularını yeniden temin etmişti. Bir ay sonra "Afganistan ve Irak savaşları, kesin olarak ve şerefle kazanılmıştır" diye duyurmuştu. Kristol, Sünni-Şii çatışmasına dair uyarılarla "pop sosyoloji" diyerek alay etmiş ve "hemen hemen hiçbir delili yok. Irak her daim gâyet sekülerdi" demişti.

Savaş uzadıkça uzadı ve Kristol'ün küresi bulanıklaşmaya başladı. O ve Robert Kagan, Irak'ın işgalinin birinci yıl dönümünü, Iraklıların liberal demokrasiye doğru "muazzam mesafe kaydettiklerini" ilan ederek kutlamışlar ve savaş öncesinde "özgürleştirilmiş Irak, kan davalı aşiretlere bölünecek ve katliamların önü açılacak" şeklindeki tahminlerle küstahça alay etmişlerdi Kristol, dokuz ay sonra Irak'ta -ocak 2005'te - yapılan seçimlerin "gerçek bir dönüm noktası" olduğu hükmüne vardı. Yine yanlıştaydı: Irak, 2006 ve 2007'de, hizipçi şiddetin derinliklerine yol almıştı ve Kristol'un aklından çıkarıp attığı katliamlar gerçek olmuştu. (6)

İsabet buyurmayan bu tahminler dizisi doğrudan doğruya neoconların, demokrasinin kolay tesis edileceği şeklindeki saf inançlarından ve Irak ve genel olarak bölge hakkındaki cehaletlerinden boşalıyordu. Bu inançlarından dolayı sürgünde yaşayan Iraklı Ahmet Çelebi gibi ahlâk ve vicdan yoksunu bireylere kolayca av olmuşlardır. İşgalin kolay ve ucuz olacağını farzettiklerinden dolayı uzun süreli bir savaş hazırlığı yapma gereği hissetmediler ve istikrarlı bir siyasi düzeni tesis etmenin uzun, pahalı ve belirsiz bir teşebbüs olduğunu dile getiren realistlerin uyarılarını dikkate almadılar.

Yeni muhafazakârlık şimdi de "akın'ın" (surge) işe yaradığını ve zaferin yakın olduğunu iddia ediyorlar. Maalesef doğru değil bu. Amerika'nn asker sayısını artırarak şiddeti bastırıp bastıramayacağı şeklinde herhangi bir soru hiçbir zaman sorulmadı. Kilit mesele, akın sayesinde Iraklıların işleyebilir bir siyasi sistem ve milis güçleri silahsızlandıracak etkin bir ordu kurup kuramayacaklarıdır. Bu gerçekleşmedi ve Amerika kendi ayakları üzerinde duramayan bir hükümete payanda olmaya çalışır halde işte bu yüzden görünür geleceğe kadar Irak'a saplanıp kaldı.

Akın'ın taktik başarıları neoconların daha büyük stratejik başarısızlıklarını hiçbir şekilde aklamaz. Bizi Irak bataklığına sürmekle kalmayıp İran'ın bölgedeki gücünü artırmasına yardım ettiler. İran yandaşı liderler şimdi Bağdat'ta yönetim koltuğundalar ve Amerika'nın İran'a verdiği gözdağı, nükleer silah edinmesi için İranı daha fazla güdülüyor. Neoconlar, Ahmedinejad'ın bordrolu çalışanları olsalardı İrana bundan daha fazla yardım edemez ve Amerika'yı bundan daha fazla incitemezlerdi.

Ne var ki neoconların tek başarısızlığı Irak'la sınırlı değil.

"Şeytan" Kuzey Kore'yle ciddi bir şekilde görüşmeyi reddederken bizi Bağdata yürütmekle Kim Jong II'nin NPT antlaşmasından çekilmesine, nükleer materyali yeniden işleyip nükleer silah testi gerçekleştirmesine imkan verdiler. Pyongyang'ın programını kontrol altına alma çabasında ilerleme ancak Bush'un, neoconların Kuzey Kore politikasından vazgeçmesinden sonra sabırlı diplomasiye yönelmesiyle sağlandı.

Barış adına gerçek herhangi bir çabayı engelleyip dururken, Filistin topraklarında seçim yapılmasında ısrar ederek Hamas'ın 2006 seçimlerinde Meclis çoğunluğunu kazanmasına yardım ettiler ve İsrail'in yahudi vasfını muhafaza edecek iki devletli bir çözümü daha bir güçleştirdiler. Haması tanımayı reddetmek, Arap dünyasına sözüm ona demokrasiyi yayma sözü veren Bush yönetiminin iki yüzlülüğünü ifşa etti. Ve İsrail'in 2006 Lübnan savaşı süresince uyguladığı kötü planlanmış stratejisine omuz veren neoconlar, böylelikle Batı yanlısı Sinyora hükümetinin ayağını kaydırdılar, İsraillilerin ölmesine ve Hizbullah'ın güçlenmesine mâl olan bir çatışmayı, zamanda ve mekanda genişlettiler. İsrail'in iyilik ve mutluluğuna adandıklarını iddia ediyorlar ama neocon politikaları Yahudi devletine aslında büyük zarar vermektedir.

Neoconların dış politika yaklaşımı, Amerika'nın küresel imajını dibe vurdurdu ve hukukun üstünlüğüne, adalet ve temel insan haklarına olan bağlılığımızdan şüphe etmeleri için milyonlarca insanın eline gerekçe sundu. Ve Birleşik Devletler çırpınıp dururken, yükselen Çin, gücünü, itibarını ve nüfuzunu genişletti.

Bu sicile kör talihin seyri neden olmamıştır; ilan ettikleri hedeflerden böylesine uzak bu sonuçları yalnızca kusurlu bir dünya görüşüne bağlanan politika yapımcıları elde edebilirlerdi. Her bir vâkada başarısızlık yaşandı zira neoconlar tehditleri şişirdiler, askeri kuvvet nelere kadirdir diyerek abarttılar, diplomasinden içtinap ettiler ve yerleşik fikirlerine uymayan gerçekleri pürneşe yok saydılar.

George W. Bush'un dış politika başarılarının sadece ve sadece neoconların tavsiyelerini göz ardı ettiği zamanlarda söz konusu olması öğreticidir. Clinton yönetiminin daha önce gösterdiği çabaları takip eden Bush ekibi, yürüttüğü Kitle İmha Silahları programından vazgeçmesi için 2003 yılında Libya'yı ikna ettiler. Buradaki kilit adım, "rejim değişikliği" kararını terketmek ve Kaddafi'yi iş başında bırakmaktı. Şayet Bush, bu uzlaşmaya karşı çıkan neoconlara kulak vermiş olsaydı, Kaddafi, bugün Kitle İmha Silahlarına hâlâ sahip olabilecekti.

YENİ MUHAFAZAKÂRLIĞIN bir politika rehberi olarak yetersizliği artık kuşkusuzdur: Deneyi yürüttük ve sonuçları aldık. Şayet bir hekim, neoconların dünya politikasını yanlış okumasında olduğu gibi düzenli olarak yanlış teşhisler koysa idi sadece ölüm arzusu taşıyan hastalar onun gözetiminde kalırdı.

Ama John McCain gibi politikacılar, New York Times ve Washington Post gibi medya organları, yeni muhafazakârlığa hikmet kaynağı muamelesi yapmayı sürdürüyorlar ve üstün bir performans sicili olan realistlere sadece ara sıra yer veriyorlar. Daha iyisini umanları hayal kırıklığına uğratabilir bu anlatınlar ama realizmin vereceği bir teselli de vardır: Amerika Birleşik Devletleri kadar güçlü bir ülke, pek çok hata yapmanın sonucunu kaldırabilir ve hâlâ hayatta kalabilir. Fakat bir sonraki başkanın, yeni muhafazakâr zamanlardan mirâs alacağı problemler düşünülecek olursa, basit bir avuntu olacaktır bu. Politikacılar ve medya örgütleri, Leninizm, Lisenkoizm, kafatasıbilim ve diğer sınıfta kalmış inançlara tahsis edilmiş hurdalığa yeni muhafazakârlığı da gönderene dek daha etkin bir Amerikan dış politikası isteyenler hayal kırıklığı yaşamaya devam etseler iyi olacak.

1 Bkz. Stephen M. Walt, The Origins of Alliances (Ithaca: Cornell University Press, 1987), bölüm. 8; Kenneth N. Waltz, Theory of International Politics (Reading, MA: Addison-Wesley, 1979), sf. 179–180; John J. Mearsheimer, "Why the Soviets Can't Win Quickly in Central Europe," International Security, cilt. 7, no. 1 (Yaz 1982).

2Bkz. Zbigniew Brzezinski, Brent Scowcroft and Richard Murphy, "Differentiated Containment," Foreign Affairs, cilt. 76, no. 3 (Mayıs/Haziran 1997).

3 Bkz.William Wohlforth, "The Stability of a Unipolar World," International Security, cilt. 24, no. 1 (Yaz 1999); Stephen M. Walt, Taming American Power: The Global Response to U.S. Primacy (New York: W. W. Norton, 2005).

4 Bkz.George Bush and Brent Scowcroft, A World Transformed (New York: Alfred A. Knopf, 1998), sf. 489.

5 Bkz.Brent Scowcroft, "Don't Attack Saddam," Wall Street Journal, Ağustos 15, 2002; John J. Mearsheimer and Stephen M. Walt, "An Unnecessary War," Foreign Policy, cilt. 134 (Ocak/Şubat 2003); Andrew J. Bacevich, "The Nation at War," Los Angeles Times, Mart 20, 2003.

6Yayınlanan ölüm raporlarına dayanarak hazırlanan Iraq Body Count veritabanına göre Mart 2003'de başlayan ABD işgalinden bu yana 85.000 ila 92.000 civarında insan öldürüldü. Irak hükümeti, Dünya Sağlık Örgütü ve diğer teşkilatların tahminleri ise bahse değer ölçüde çok daha yüksek; 500.000'den fazla ölü olduğu tahmin ediliyor. BM raporlarına göre 2007 yılına kadar 5 milyon Iraklı evlerinden kaçtı; 2.5 milyon Iraklı ise ülkelerini terk ederek mülteci oldular.

Dünya Bülteni için çeviren: Ertuğrul Aydın


ABD müdahalelerinin miadı doldu

William Pfaff

ABD hiçbir zaman Keşmir sorunuyla alakalı olmadı. Fakat Mumbai'de yabancıların da hedef alınmasında, ABD'nin kendisi için olumlu sonuç doğurmaksızın ve başkaları için trajedi yaratacak şekilde el attığı çatışmaların etkisi var. Obama da müdahaleciliğe son verecek gibi durmuyor.

Bir mesaj vermekte başarısız olan bir terör saldırısının mesajı nedir?
Müslüman köktencilerin düzenlediği varsayılan Mumbai'deki terör saldırısıyla ilgili olarak Hindistan'la Pakistan arasında tehditler ve uyarılar uçuşuyor. Ama hangi amaç için ve kimin talimatları altında eylem?

Hintliler, saldırıların Hindistan yarımadasının kuzeyindeki tartışmalı bölgenin kendilerine ait bölümünden Hindistan'ı çekilmeye zorlamak için mücadele eden Keşmir Müslümanları'nın işi olduğunu düşünüyor. Keşmir'in Hindu yöneticisi 1947'de Britanya Hindistanı'nın hummalı bölünme günleri sırasında, buradaki Müslüman nüfusu Hindistan'a teslim etmeye karar vermişti. BM, Müslümanlar arasında (bugün bağımsız olma lehine olacağına inanılan) bir referandum yapılmasına hükmetti. Hindistan bunu hiçbir zaman kabul etmedi.

Huntington haklı değil
Mumbai saldırılarının arkasındaki itici güç Keşmir'se, o zaman neden hedef Batılı turistlerin ve aynı zamanda Mumbai sakinlerinin ve diğer zengin Hintlilerin uğrak yeri olan oteller ve restoranlarla bir Lubavitch Hasidic Yahudi merkezi (çoğu Amerikalı ve İsrailli Yahudi'nin ileri karakolu) oldu? Bunlardan hiçbirinin Keşmir'le bir alakası yok.

Bu durum, Irak ve Filistin'le alakalı bir Ortadoğulu mesaj varmış hissi yaratıyor. Ama yakalanan terörist Pakistanlı olduğunu söyledi ve bugüne kadarki kanıtlar teröristlerin Pakistan'dan geldiğini gösterir nitelikte.
Sonuçta Samuel Huntington haklı olabilir mi? Ayrım yapmayan, medeniyetler arası bir savaşa mı tanıklık ediyoruz? Ama Müslümanlarla Avrupalılar ve Amerikalılar arasındaki modern çatışmanın, Avrupalıların 1918 sonrası Osmanlı İmparatorluğu'nun Arap varlıklarını taksimi ve sömürgeleştirmesiyle ve çeyrek asır sonra da İsrail'in Filistin'e Avrupa destekli montajıyla başladığını biliyoruz.

Ondan sonra Washington'ın Mısır'ı desteklemesiyle Britanya ve Fransa için bir fiyaskoya dönüşen Süveyş saldırısı gerçekleşti. Bundan çeyrek asır sonra Amerikalılar ve Müslüman Pakistanlılar Suudi Arabistanlılarla birlikte, Rus saldırısı ve Afganistan'ın işgaline karşı başarılı bir Müslüman mücahit direnişi örgütledi.

1980'de Müslüman Iraklılarla Müslüman İranlılar arasında korkunç bir savaş vardı. Bunu Müslüman Kuveyt'in Müslüman Irak tarafından işgalinin (ki buna Müslümanlar kadar Amerikan liderliğindeki Avrupa orduları da karşı koydu) yol açtığı Çöl Fırtınası takip etti. Ardından Amerika'nın Suudi Arabistan'da inşa

ettiği askeri üsleri kaldırmayı reddetmesi geldi ki bu, Usame Bin Ladin'in New York ve Washington'a yönelik 11 Eylül saldırısına ilham olan temel sorundu.

Asyalı Müslüman ülkelerin, en fazla Müslüman'ın yaşadığı Endonezya da dahil, bunlardan hiçbiriyle ilgisi olmadı. Öyleyse bütün bunlar gerçekte neyle ilgili? Geçmişi unutup bugün olan biten herşeyi Müslümanlar ve Usame Bin Ladin'le ilişkilendirme yönündeki Amerikan siyaset ve gazetecilik adetine rağmen, kesinlikle Huntington'ın bir medeniyetler savaşı fantezisiyle alakalı değil.

Bugün Hindistan'ın Mumbai saldırıları yüzünden Pakistan'a karşı (her ne kadar resmi olarak Pakistan'ın sorumluluğuna dair hiçbir kesin kanıt bulunmasa da) misilleme yapacağına dair büyük bir endişe söz konusu. Saldırının Keşmir çatışmasının militan bir kolu tarafından gerçekleştirildiği ididası kulağa daha makul geliyor.

Pakistan'ın yeni sivil hükümetinin, Taliban ve Kaide üsleri bulunduğu iddiasıyla Pakistan sınırındaki aşiret bölgelerine düzenlenen Amerikan saldırıları yüzünden ABD'yle son derece zor ilişkiler içindeyken ve Taliban'a karşı daha fazla şey yapması yönünde yoğun baskı altındayken, Hindistan'la daha fazla çatışmaya yol açacak bir eyleme dahil olması mantıksız.

Obama da pişman olur
Spiegel Online, 27 Kasım'da 'Hindistan'da Terör - Obama'nın İlk Sınavı' başlıklı bir makale yayımladı. Neden seçilmiş başkan Barack Obama için bir sınav? ABD başkanı olsaydı bu durumla ilgili ne yapması beklenirdi? Şunu öne sürmek gerçeğe daha yakın: Bu durumda ABD'nin, Amerika için hiçbir olumlu sonuç doğurmaksızın ve başkaları için trajik sonuçlara yol açarak doğrudan ya da dolaylı olarak sorumsuzca el attığı çatışmaların etkisi var. Ancak ABD, hiçbir zaman Keşmir'le alakalı olmadı.

Spiegel'in başlığında vurgulanan ('dünyada meydana gelen hoş olmayan herhangi bir şey ya Amerikan eylemlerinin bir sonucudur ya da ABD'nin sorumluluk almak zorunda olduğu bir şeydir') yaygın bir kanı ve Obama'yla yeni ulusal güvenlik ekibinin de devam ettirmeye hazır göründüğü küresel Amerikan müdahaleciliği politikasının bir sonucu. Böyle yaparlarsa, pişman olmaları muhtemel. (3 Aralık 2008)

Kaynak: Radikal

Batı ve Rusya İlişkilerinde Almanya'nın Yeri

Nicholas Kulish

Pazar, 07 Aralık 2008 10:17

Ağustos ayında Rusya'yla ilişkiler gerildiğinde Şansölye Angela Merkel Rusya'ya uçarak militarizmin dirilişinin tehlikeli sonuçları hakkında uyarıda bulundu. İki gün sonra da Gürcistana geçti ve ülkenin NATO üyeliğini desteklediklerini belirtti.
Sonbahar geldi ve tutkuların harareti azaldı. Merkel, Alman enerji şirketi E.ON ve Rus kamu şirketi Gazprom'un St Petersburg'da anlaşma imzaladığı Ekim ayı başında tekrar Rusya'ya gitti; E.ON bu anlaşmayla Sibirya'daki doğal gaz yataklarında hatırı sayılır bir hisse elde etti.
Merkel'in odağının eksen değiştirmesi, Batının Rusya'yla ilişkilerinin şekillenmesinde Almanya'nın oynadığı merkezi rolü hatırlattı. Almanya, Rusya'nın en büyük ticari ortağı, Avrupa'nın en büyük ekonomisi ve Amerika'nın yakın müttefikidir. Moskova'nın saldırgan duruşu, nükleer silahlı bir enerji devi olan Rusya'yı jeopolitik gündemin merkezine oturturmakla kalmayıp beraberinde Almanya'yı da o merkeze sürüdü.
Amerika Birleşik Devletleri yeniden iddialı bir çıkış yapan ve zaman zaman muhasım rol üstlenen Rus hükümetiyle ilişkilerini yeniden tanımlamaya çabalarken, Almanya, soğuk savaşın sona erdiği tarihten itibaren -ve soğuk savaş öncesinde - tesis ettiği yakın ticari, kültürel ve diplomatik bağlarını korumanın gayretinde.
NATO dış işleri bakanları bu hafta Brükselde bir araya geldiklerinde bölünmenin çapı ortaya çıkacaktır.Gürcistan ve Ukrayna'nın NATO üyeliği hususunda Berlin ve Washington'un araları açık. Bu meselenin özünde ise Rusya'yla ilişkilerin nasıl bir seyir izlemesi gerektiğiyle ilgili kavga yatıyor.
Amerika, Rusya'nın askeri çıkışını karşılamanın hesabını yaparken Almanya, Rusya'yı iktisâdi bakımdan kalkındırmayı ve siyasi istikrarını hedefliyor. Almanya'nın kendine biçtiği sorumluluk, Rusya'ya rehberlik yapmak, yoksa onu kuşatmak değil.
İran'ın nükleer emellerine gem vurmak için yeni bir yol deneme ve Rusya'yla ilgili olanlar dâhil çeşitli dış politika hedeflerine ulaşma sözü veren ve göreve başlama zamanı yaklaşan Obama yönetimi, Moskova'ya çıkan yollardan birinin Berlin'den geçtiğini keşfedebilir. Asgari olarak Almanya'nın Rusya'daki çıkarlarını gözeten bir politika izlemesi de muhtemeldir.
2004-2006 tarihleri arasında ABD Ulusal İstihbarat Konseyi'nin Rusya'dan sorumlu en üst düzey yetkilisi ve şimdi Georgetown Üniversitesi Rusya Çalışmaları bölümünün başındaki Angela Stent'a göre Washington ve Berlin arasında ciddi uzlaşmazlıklar var ki eşgüdüm sağlanmadığı takdirde Rusya'nın bu uzlaşmazlıklardan fayda sağlaması kaçınılmazdır ve Obama yönetimi bundan dolayı Rusya politikasını yeniden değerlendirirken Almanlarla çalışmalıdır.
Alman hânelerini ısıtan doğal gazın yüzde 36'sı Rusya'dan gelmesine rağmen Amerika'nıın ders vermesinden artık bezginlik çeken bazı Alman siyasetçiler, bu enerji bağımlılığının kendilerinden daha fazla Amerikalıları üzmesine hayret ediyorlar.
Almanya Dış İşleri Bakanlığında Alman-Amerikan ilişkilerinin eşgüdümünü sağlayan ve Almanya Parlamentosunda Alman-Rus parlamenter grubunun yıllarca başında bulunmuş isim Karsten D.Voigt, "Almanların çoğu G.W.Bush'un Irakı işgal etmesinin tek nedeni olarak petrolü görüyor; Amerikalıların çoğu ise Almanya'nın Rusya politikasını belirleyen temel etmenin doğal gaz olduğuna inanıyor. Her Alman hükümeti, 1970'lerden bu yana, Rusya'yı yani o zamanların Sovyetler Birliğini, Avrupa'ya bağlamaya çalışmıştır" diyor.
Gazprom'un temsilcilerinden biri olan Sergey Kupriyanov, Rusya ve Almanya arasında 1970'lerde gaz boru hatlarının döşenmesiyle neticelenen ve Amerika'nın muhalefet ettiği anlaşmalarla ilgili olarak "işbirliğimiz soğuk savaş yıllarında başladı" diyor. "Berlin duvarı halen mevcuttu; Gürcistan meselesi o zamanın meseleleriyle mukayese edildiğinde leblebi hükmündedir."Almanlar nezdinde Rusya'ya bağımlık söz konusu değil; karşılıklı bağımlılık söz konusu. Kremlin unutmuş olsa bile Avrupa Birliğini oluşturan 27 ulusun Rusya'daki yatırımları, oradaki toplam yatırımların yüzde 80'ni buluyor ve bu gerçek, Gürcistan kriziyle birlikte başlayan sermaye kaçışı sırasında çırıl çıplak gözler önüne serildi.
Avrupalılar, Gürcistan krizinden sonra sinirli bir şekilde Rusya'yla ortaklık görüşmelerini dondurdular. Ancak buna sadece 10 hafta dayanabildiler ve görüşmelere başlama kararı aldılar. Almanya Dış İlişkiler Konseyi Rusya/Avrasya programı başkanı Aleksandr Rahr "'Rusya'ya karşı' durarak veya 'Rusyasız' bir Avrupa bina edemeyiz; 'Rusya'yla birlikte' yapabiliriz" diyor.
Almanlar Rusya'nın hammaddelerine ihtiyaç duyuyorlar ve de Rusya pazarına göz dikiyorlar; ancak Rusya'da aynı derecede Avrupa yatırımına bağımlı zira ekonomisini çeşitlendirmek için Avrupa yatırımına ihtiyaç duyuyor ve enerji fiyatlarının düşüşü bu gerçeği Ruslara hakkıyla gösterdi.
Yaroslav şehrinde bulunan Gaz Grup adlı bir otomotiv şirketi dizel kamyon motorları üretiyor; üretim yaptığı fabrika, çar hakimiyetinin henüz devam ettiği 1916 yılında inşa edilmiş. Üretim modeli Sovyet zamanlarını hatırlatıyor; üretim fabrika sahasındaki dökümhanede başlıyor ve işçiler motoru baştan sona tırmalaya tırmalaya üretiyor.
Bu fabrikadan arabayla kısa bir mesafe uzaklıkta metal kriş sistemi ve oluklu saçtan çatısı olan betonarme bir yapı var. Gaz Grub'un 442 milyon dolarlık son teknoloji ürünü yeni bir motor fabrikası bu. Fabrika, Moskova'nın kuzeyinde ve arabayla birkaç saatlik uzaklıkta; Grob-Werke ve ThyssenKrupp Krause gibi Alman şirketlerinin ürettiği makineler ve üretim hattı kurulu burada.
Proje müdürü Ruslan Grekov "Almanya'nın, otomotiv sanayisinde teknoloji, uzmanlık ve know-how bakımından dünyanın en iyisi olduğunu düşünüyorum" diyor. "Almanya, Rusya'dan şüphesiz farklı. İyi bir fark."
Sovyet zamanlarında, savaş filmleriyle nazilerin sürekli olarak yerildiği bir ülkede şaşırtıcı görülebilir bu tür duygular. Ancak Avrupa'nın iki büyük ülkesi arasındaki bağlar asırlar içerisinde şekillendirildi; Büyük Katerina gibi Alman asiller Rusya sarayına girerken Alman generaller Çar ordularını komuta ettiler. Alman zanaatkarlar Moskova'da çalışırken Alman çiftiçileri de Volga Nehri kıyısına yerleşmişlerdi. İlişkiler, II.Dünya Savaşıyla sıkıntıya girerken Almanya'nın yeniden birleşmesiyle minnettarlığa büründü.
Ancak bu iki ülke arasında iş ve ticaretin borusu her zaman öttü. Almanya'nın teknik kabiliyeti Rusya'nın engin kaynaklarını tamamlayıcı bir özellik oldu. Alman Siemens şirketi, Rusya devlet telgraf şebekesini 1850'lerde tamamladı. Stalin, ilk beş yıllık planla Sovyetlerin sanayisini kurarken büyük ölçüde Alman makinelerinden yararlandı.
Mevcut küresel ekonomik yavaşlama, Rusya'da korku dalgasına yol açtı. 1998'de olduğu gibi Ruble'nin çöküşü ihtimalinden endişe duyuluyor. Dünya Bankası Rusya'nın gelecek yıldaki büyümesiyle ilgili beklentilerini yarı yarıya düşürdü; ancak büyüme oranı yine de yüzde 3 ve gerileme içerisindeki Almanya ekonomisinde işten çıkarmaların arttığı bir zamanda Rusya bu oranla bile Almanya için çok önemli bir ülke.
Rusya ve Almanya arasındaki ticaret yüzde 25 artarak yılın ilk altı ayında 49.3 milyar dolara çıktı. Rusya, Almanya'nın en hızlı büyüyen pazarlarından biri. Almanya'nın Rusya'ya geçen yıl yaptığı ihracat 36 milyar dolara yükseldi; Amerika'nın Rusya'ya yaptığı 6.7 milyar dolarlık ihracattan tam beş kat daha fazla.
Alman işadamları Moskova'da satış bürosu açmak ya da ülkenin zengin petrol ve doğal gaz yataklarına yatırım yapmakla kalmayıp 4.600 şirketle ve 13.2 milyar dolarlık toplam yatırımla Sibirya'dan Yekaterinburg'a, St.Petersburg'a kadar yayılmış durumdalar; fabrikalar inşa ediyor ve Avrupalı komşuları için hammadde dükkanı olmaktan daha fazlasını arzulayan Ruslara makineler gönderiyorlar.
Siemens bugün Rusya'ya Velaro RUS olarak bilinen hızlı tren üretiyor. Sözleşme bedeli 758 milyon dolar; yarısı trenlerin bedeli yarısı hizmet bedeli.Oligark Roman Abramoviç'in müteahhitlik şirketi Infrastruktura, 2014 Kış Olimpiyatlarına hazırlık maksadıyla Moskova'da ve Soçi yakınlarında açılacak tüneller için Alman Herrenknecht şirketine dünyanın en büyük köstebek makinesini sipariş ettiğini duyurdu.
Moskova Çağdaş Kalkınma Enstitüsü yürütme kurulu başkanı Igor Yurgens – Rusya Başkanı Dimitri A.Medvedev aynı kurumun yönetim kurulu başkanıdır – Almanya'nın stratejik ortak olduğunu ve Rusya'nın en sebatkâr yatırımcısı olduğunu belirtti. Son model Mercedes'lerle eski model Ladaların birlikte ilerlediği Garden Ring Road caddesindeki ofisinde kendisiyle yapılan bir röportajda "bu ülkede kanunlarımız yok ama pek çok dostluk tesis ettik ve dostluk kanunlardan daha önemlidir. Bu tarihi olarak böyle. Almanlarla olan bu" diyor. "Bu güçlü ekonomik işbirliği ve katılım dolayısıyla Almanların tenkitleri, hiçbir şey yapmayıp işi gücü tenkit olanlara nazaran daha bir nazikçe karşılanır" diye de ekliyor.
Medvedev, Amerikan seçimlerinden sonra Kaliningrad'a yeni füzeler yerleştirmekle tehdit ettiğinde Rusya ve Almanya arasındaki karmaşık ve acılı ilişkilerin sembolü bir mahali anmıştı. Bu yer, II.Dünya Savaşından hemen sonra Rusların eline geçen bir Alman şehri, Könisberg'di.
Ancak Rusya-Almanya-Amerika üçgeninin sunduğu fırsatlar sayesinde Medvedev'i her halde en sert şekilde tersleyen kişi Almanya Dış İşleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier'di – Rusya dostu sosyal demokratlardandır. Ertesi gün, "yanlış zamanda yanlış işaret" olduğunu söyledi.
Alman yetkililer usulca, Obama yönetiminin not almasını istiyorlar. Medvedev'in o tarihten itibaren frene basmasına bakılırsa Ruslar not almışlar.

Dünya Bülteni için çeviren: M.Alpaslan Balcı

Kafkasya üzerine oynanan oyunlar..!

Kafkasya'nın tarihi, stratejik önemi ve Kafkasya üzerine oynanan oyunlar Mostar Dergisi'nin son sayısında masaya yatırıldı.Pazartesi, 01 Aralık 2008 10:20

Dünya Bülteni / Haber Merkezi
Mostar dergisi Kasım sayısında Kafkasya'nın tarihi, stratejik önemi ve Kafkasya üzerine oynanan oyunları konu edinen bir dosya hazırladı.
Dosya kapsamında TASAM Başkanı Süleyman Şensoy'la birde röportaj gerçekleştirildi. Özellikle Kafkaslar üzerinde oynanan oyunlara değinen Şensoy'a göre 19. yy Avrupa, 20. yy Amerika çağıydı, 21. yy da Asya çağı olacak.
Şensoy, Kafkaslar'da gelinen noktada Ermenistan'la bu yakınlaşmayı devam ettirmenin gerekli olduğuna vurgu yaparak "Kafkaslar'da görüldü ki Gürcistan halkı tehlikeye girdiğinde alternatifimiz yok ama diğer tarafta Ermenistan duruyor. Ermenistan iki buçuk milyon nüfusu olan ve sefalet içinde yaşayan bir ülke. Ermeni diasporası bu sefaleti Türklere karşı kullanıyor. Yoksa hem uluslararası sistemin hem Ermeni diasporasının Ermenistan'ı ekonomik olarak kalkındırmamak için herhangi bir sıkıntısı yok, nüfus çok düşük. Satılan malların yüzde 70'i İran ve Türkiye üzerinden satılan mallar. Böyle bir ortamda siz Ermenistan'ı gücünüzle ezerek de etkileyebilirsiniz. Sadece kapıları kapatarak değil" diyor.
Şensoy ayrıca Rusya Ermenistan'ın kendi kontrolünün dışına çıkmasını istemediğini ama Rusya Kafkaslar'daki gelişmelerle ilgili Türkiye'ye tepkilerini bir şekilde ilettiğini vurguluyor. Gümrüklerde sorun yaşandığını ve bunun süreçleri yavaşlattığını ifade eden Şensoy, "Bunlar çok küçük diş göstermeler. Bu anlamda Türkiye'nin Kafkaslar'da daha etkili olması, Rusya'yı her zaman memnun etmez ama karşılıklı stratejik boşlukları ve güç dengelerini kullanarak herkes kendi konumunu güçlendirmek durumunda" cümleleriyle durumu özetliyor.
Bu ay Mostar'da iki önemli yazı dikkatleri çekiyor. Yazılardan biri Arjantin'deki Osmanlılar'ın millî mücadeleye yaptığı para yardımını konu edinen Ali Şükrü Çoruk'un yazısı, diğeri de İrlandalı Türk şairi James Clarence'i anlatan Şeref Bilsel imzalı yazı. Bu iki yazının özellikle altını çiziyoruz. Dergiye bu ay, Rasim Özdenören, Ahmet İnam, Kemal Sayar ve Mustafa Şentop yazılarıyla katkıda bulundular.

6 Aralık 2008 Cumartesi

Mumbai’nin ardında Hindistan'ın eski ‘sahipleri’ duruyor

Vladimir Anohin / Rus Pravda Gazetesi

Pazartesi, 01 Aralık 2008 12:33
Dünyanın siyasi haritasında yeni bir şey oluştu. Ekonomik kriz ve terör birbirine karışmış durumda. Daha doğru bir ifadeyle terör rakipleri, sıradan çıkarmak için bir vesile haline geldi. Artık dînî ve diğer sebepleri unutabiliriz. Hindistan'ı, silahlıları kullanarak, vurmak istiyorlar. Bununla da onu dünyanın önemli ekonomik güce sahip ülkeleri sırasından çıkarmayı hedefliyorlar. Mumbai'de kanlı saldırıyı düzenleyenlerin Londra'da – Hindistan'ın eski "sahiplerinin" başkentinde – oturduğunu tahmin edebiliriz.
Dünya mali krizi Hindistan ekonomisini de etkiledi. Hindistan borsası yüzde 55 oranında değer kaybına uğradı. Nakit sorunu da kendini göstermeğe başladı, milli para birimi değer kaybetti ve ekonomik büyüme hızını azalttı. Şu anda düzenlenen siyasi taarruzlar ise ateşin içerisine yağ ilave edilmesine benziyor. Yatırımcılar bundan sonra Hindistan'ın sadeceekonomik risklerle değil siyasi risklerle de karşı karşıya kaldığını belirtiyor. Onların ifadelerine göre Mumbai'de baş gösteren olaylar, sadece Hint toplumunda değil ülke ekonomisinde de uzun vadede kendini hisettirecek sonuçlar doğuracak. Bununla beraber terör saldırıları Hindistan mali pazarını, artık iflasın eşiğine getirdi. Dün borsanın faaliyeti belirsiz bir süreye kadar durduruldu.Yatırım işlerinde uzman olan Aşiş Goyal şu anda risk oranı yüksek olan pazarlara – hem de siyasi sabitlik olmayan bir ülkeye – yatırım yapmanın anlamsız olduğunu belirtiyor. Onun sözlerine göre Mumbai'de baş gösteren olaylar Hindistan'da faaliyet gösteren şirketlerin üretim harcamalarının ani artışına sebep olacak. Saldırıların tam da Merkez Bankası'nın milli para biriminde devüalasyon önlemek maksadıyla müdahele yapmak istediği ve borsada değer kaybını gidermek için elinden geleni yapmağa hazır olduğu bir zamanda gerçekleşmesi deönemli bir etki unsuru oldu.Önümüzdeki günlerde kapital Hint pazarından hızlı bir şekilde çıkmaya başlayacak. Merkez Bankası'nın tahminlerine göre 2008-2009 yıllarında büyüme oranı yüzde 7.5-8 olacak. Ancak kapitalin hızlı bir şekilde çıkması halinde, bu rakamın tekrar gözden geçirilmesi gerekecek.2008 yılının 26 Kasım günü yerel saatle tahminen 22:30 sularında silahlıların Mumbai'nin – Maharaca eyaletinin başkenti, ayrıca Hindistan'ın mali merkezi - 11 çeşitli yerinde saldırı düzenlediğini hatırlatalım.
İki lüks otel, demiryolu garı, turistler arasında meşhur olan "Leopold" restoranı, yaşam birimleri, hastane ve Mumbai'nin güneyinde yerleşen polis merkezi saldırıya maruz kaldı. Biz şehrin ismini Bombey olarak adlandırmağı tercih ediyoruz. Saldırılar 100'den fazla insanın hayatına mal oldu. Onların içerisinde yabancı ülke vatandaşları da bulunmakta. 300'den fazla insan da yaralandı. Ancak yerel basın hastanelerdeki kaynaklara isnat ederek yaralıların sayısının 900'den fazla olduğunu belirtiyor. Hala hastanelere yaralı taşınıyor. Saldırganlar – AK-47 otomotik silahlar ve el bombalarıyla – İngiltere ve ABD vatandaşlarını hedef almaktaydı.
Terör eylemini ismi fazla duyulmayan Dekkan Mücahitleri örgütü üslendi. Olayların gelişim şekli açıktır. Eylem eğitimli gruplar tarafından gerçekleştirildi. Eylemin maksadı ve hedefi gövde gösterisi, korkutma, Hindistan hükümetini ve toplumunu demoralize etmekti. Şehirde yürütülen gerilla eylemlerine benzer bir tarzda saldırı gerçekleştirildi. Birkaç hedefe aynı anda saldırı düzenlenecekti. Saldırılar ilk anda başarılı olacaktı. Saldırganların önemli bir hissesi önceden öleceklerini veya esir düşeceklerini bilmekteydi. Organizatörler, Hindistan sınırları haricinde örgütün tanınmadığını biliyorlardı. Hindistan mücahitleri örgütü meşhur olacak ve dünya yeni Bin Ladin ile tanışacaktı. 'Allahım son zamanlarda onların sayısı ne kadar çoğaldı.'Hedefler de bilinçli bir şekilde seçilmişti. Dünyaca ünlü şehrin en meşhur noktaları vurulacaktı. Demiryolu garı ve en iyi oteller. Tac – dünyanın en saygın otellerinden birisidir.
Genel manada ise 20 milyon nüfusu olan şehirde çeşitli dinin mensupları yaşamakta ve Hindistan'ın en önemli mali merkezi sayılmakta.Bir bakıma Hindistan açısından başkent Yeni Delhi'den daha önemli bir yere sahip. Alınan haberlere göre saldırganlardan bir hissesi denizden şehre aktarıldı. Onlardan bazılarının saçlarının kıvırcık oldukları da belirtiliyor.Hint özel bir birimleri akıllı bir şekilde çalışıyor. 11 Eylül 2001 Amerika saldırıları ile kıyas yapmaları kaçınılmaz gözüküyor. Amerika saldırıya nasıl tepki verdi? İçeride etkili önlemler alındı, önemli tasarruflar yapıldı. Tehlikenin kaynağı olan ülke Afganistan işgal olundu. Ancak sonralar ise dünyanın en büyük askeri gücüne sahip olan ülkenin Afganistan'ı ve komşu Pakistan'ın olaylara karışan bölgelerini kontrolü altında tutmaya gücü yetmedi. Mumbai saldırılarının Washington'da düzenlendiği ortaya çıkarsa buna hayret etmemek gerekiyor.Uzun bir süredir ki ABD kendi ajanı Bin Ladin'i yakalayamıyor. El-Kaide'nin hâlâ dünyayı korkuttuğunu görmek çok komik. Ancak belirtilen deliller eylemlerin gerçek organizatörlerini unutturuyor.
Hindistan'ın, İngiliz imparatorluk tacının pırlantası olduğunu herkes bilmekte. Londra onu kaybetmeye hazır değil. Dünya mali kriz tüm Avrupa ülkelerini – İngiltere de istisna olmamakla – ağır bir şekilde etkiledi. Her zaman olduğu gibi Londra resmileri sorunlarını –caydırıcı önlemler alarak - asgariye indirmeğe çalışıyor. İngilizler dünyadaki etkin konumlarını muhafaza etmek ve lider ülke olmak için böyle bir yol tercih ettiler.Ancak bunun için kurban gerekli. Onu buldular – Hindistan. İngiltere'nin bölgede pozisyonunu kuvvetlendirmesi için kaotik ortama ihtiyacı var. Kaotik ortam hükümet değişimini doğurabilir. Bombay'deki terör saldırısının gerçek sebebi budur. Milletlerarası ilişkiler ince bir iptir. Her ani harekat onun koparılmasına yol açabilir. Ancak koparılmağa başlandığı zaman da kimsenin gözünün yaşına bakılmıyor. Mumbai'de dökülen kan, planlı bir şekilde uzun bir süredir hazırlanan ve Hindistan rejimini hedef olan bir operasyonun sonucudur.İngiltere tarih sayfalarına karışmak istenmiyor. Mumbai saldırılarının Londra'da planlandığı da düşünülebilir.
Pravda'dan Dünya Bülteni için çeviren: İbrahim Aliyev

2 Aralık 2008 Salı

Dimitri A. Medvedev – Fidel Castro Ruz

Fidel Castro

Geçen haftalarda, onu şiddetlenen finans krizinin dünyayı tahrip etmesini takip eden süreçte Rusya Devlet Başkanı olarak birçok çalışmada bulunurken izledim. Rusya Federasyonu, SSCB'nin parçalanmasına rağmen uluslararası toplumda en güçlü devletlerden birisidir.Rusya Devlet Başkanı'nın konuşmaları açık ve kesin oluyor ve kendisi bunları kısa tutmaya çalışıyor. Hiçbir konuyu es geçmiyor ve her soruya cevap veriyor. Bilgili, ikna edici ve kendisine katılmayanlardan bile saygı görüyor.Ziyareti sırasında benimle görüşme isteğini dile getirdi. Bu benim için bir onurdu ve güzel bir görüşme olacağından emindim.Son birkaç ay inanılmaz değişimlere ve yeni durumlara sahne oldu. Yankiler, ABD'nin tepeden tırnağa kadar silahlandırdığı Gürcistan ile alıp veremediği hiçbir şey olmayan iki ülkeye, Güney Osetya ve Abhazya'ya karşı illegal hareketlerini başlattılar. ABD, devam eden katliamları durdurmak için bulunan orada bulunan Rus askeri güçlerine saldırmaları için insanları cesaretlendiren ve eğiten ülkeydi. Bu, uluslararası kamuoyunun takip ettiği ve çözüm bekleyen bir durumdu. Bu esnada, Irak'ta petrol için yapılan rezil Yanki savaşında yer alan iki bin Gürcü paralı asker, saldıran güçleri desteklemek için Irak'tan bölgeye götürüldü. O dönemde Medvedev, Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı'na yeni seçilmişti fakat sakin ve sağlam sesini duyurmuştu.Başka önemli bir değişiklik ise, Irak'ta Bush'un yaptığı katliamdan bıkmış bir siyahi Amerikalı olan Barack Obama'nın ABD'nin yeni Devlet Başkanı olarak seçilmesiydi. Ama, her şeyden öte, Obama, bir önceki Devlet Başkanı'nın ABD ve genel olarak dünya için daha ciddi ve potansiyel olarak daha zararlı bir hal alan finans kriz karşısında takındığı kararsız ve onun büyümesine neden olan yaklaşımdan rahatsızdı. Olaylar her ikisi de kesinlikle olağanüstü olan Nikaragua'daki ve özellikle imparatorluğun zayıflayan hegemonyasının giderek boğulduğu bir senaryonun bileşkesi olan Venezüella'daki yerel seçimler ile Paraguay'daki genel seçimler ve Ekvador'daki referandum ile aynı anda cereyan etti. Bu olaylarla aynı zamana denk düşen bir şekilde Washington ve Lima'da G20 ve G21 üyelerinin katıldığı toplantılar yapıldı. Dünya'daki senaryonun engellenemez iki siperi olan Rusya ve Çin'in Devlet Başkanları, beş kıtadan onlarca devletin lideriyle beraber toplantılara katıldılar. Onların birçoğuyla görüştüler. Brezilya'ya yaptığı ziyaretten sonra Peru'dan dönüşünde Medvedev, Venezüella'ya gitti. Ziyareti ALBA toplantısı ile denk gelmişti. Orada toplanmış üst düzey yetkililerle görüştü. Bu herkes için başarılı oldu.Bu esnada, bir Rus donanma birliği bu kardeş ülkeye ulaştı. Bu Cuma sabahı görüştüğüm değerli ziyaretçinin, bu tür faaliyetlerdeki varlığının önemini anlamak zor olmasa gerek.Benim için, onun yukarıda bahsedilen olaylardan edindiği izlenimleri duymak son derece önemliydi.Bu defa görüşme sadece bir saat on beş dakika sürdü. Kendisine, güçlü imparatorluğun engel olamadığı Rusya, Çin ve Venezüella ile, -ki bunlar şu anda ticaretimizin en önemli üç sac ayağıdır-, temaslardan sorumlu olan Küba hükümetinin Devlet Başkan Yardımcıları'ndan Ricardo Cabrisas eşlik etti.ABD'yi ilgilendiren her temel meseleye değindim ve bunu bizim bulunduğumuz konumdan yaptım. Ne sopa ve havuç politikasını kabul etmemiz ne de Guantanamo'daki zor kullanarak yerleşilmiş topraklarımızın tek bir parçasının geri verilmesinden vazgeçmemiz düşünülemez.Muhtemel bir saldırganın karşısında bizim savunma yeteneğimizi koruma ihtiyacını hiçbir zaman göz ardı etmeyen, barışçıl ve sabırlı politikamızı yeniden dile getirdim. Bu politikayı Rusya'dan daha iyi anlayacak başka bir ülke yoktur, çünkü Rusya aynı barış düşmanı tarafından sürekli tehdit edilmektedir.Aynı derecede ve daha önemli olan, sürekli ve barışçıl bir yoldan kalkınmayı güvence altına alacak çok kutuplu bir dünya arayışındaki insanların yüzleştiği önemli bölgelerdeki acil sorunlar hakkındaki fikir alışverişimizdi.Geniş bir gündem gibi gözükebilir, her ikimiz bu meseleler hakkında fikir bildirdik. Bu, Dünya sorunlarının karmaşıklığına rağmen yönetilemez hale gelmeden görüşülebileceğini ispatlamaktadır.Benim için çok yararlı bir görüşmeydi. Medvedev'in daha önce de farkında olduğum entelektüel kapasitesi beni oldukça etkiledi. Dünyadaki önemli devlet başkanları arasında en genci ve en geniş toprakları yöneteni. Notalarının altına milyonlarca erkek ve kadınının kanlarını döktüğü Rusya Ulusal Marşı'nı her yerde dinlemek çok duygulandırıcıydı. Onların fedakarlıkları olmadan faşizm karşısında zafer kazanmak mümkün olmazdı.
Kaynak: Latin Bilgi

1 Aralık 2008 Pazartesi

Afrika savaşları

Afrika savaşları
Pazartesi, 01 Aralık 2008 07:50
Herhangi bir siyasi gelişmeyi tüm dünya için düşündüğüm bir model içinde incelemek eğilimindeyim. Bu nedenle Hindistan'daki terör eyleminden Somali'deki korsanlıklara kadar her olayı bu modelin içine yerleştiriyorum.
Günümüze kadar en stratejik madde petroldü ve tüm siyasi gelişmelerde onu kontrol etmek önemli bir belirleyici oluyordu. Ancak giderek alternatif enerji kaynaklarının kullanılmasına yönelik politikalar ve uygulamaların ön plana çıkacağına işaret eden belirtiler var. Nitekim krize karşı alınan önlemlerde bile bu konuyla ilgili maddeler bulunuyor.
Yeni dönemin stratejik maddesinin tarım ürünleri olacağı söylenebilir. Kalabalık nüfusa sahip Çin ve Hindistan Afrika'da kendilerine yer yapmak için uğraşıyor. Bu ilginin enerji kaynaklarına yönelik olduğunun söylenmesi petrolün günümüzün gözde hammaddesi olmasından kaynaklanıyor.
İnsanların ihtiyaçları üst üste dizilmiş küpleri andırır ve en altta yiyecek maddeleri bulunur. En alttaki küpü çekerseniz hepsi birden yıkılır. Yani karnı doymayan bir insan başka hiçbir şey aramaz. Milli gelir içinde tarımın payı çok küçük olmasına rağmen onu sıfırlarsanız diğerlerinin hepsi de sıfır olur.
Dünya üzerindeki hegemonyasını sürdürmek ya da bunu oluşturmak isteyenler tarımı kontrol etmek zorundadır.
Afrika ister bilinçli bir politikanın sonucu, isterse olayların doğal gelişimi sonucu olsun nüfusu az olan bir kıtadır. Bu haliyle Amerika'nın yeni keşfedilmiş haline benzemektedir. Çin ve Hindistan'dan taşan nüfusu özümseyebilir ya da onların ihtiyaçlarını karşılayan bir bölge olabilir.
İki anlamsız olay bu açıdan bakınca anlaşılabilir hale gelir. Birincisi Somali kıyılarındaki korsanlıklar ikincisi Hindistan'daki terör eylemleri. Afrika'nın doğu kıyılarında deniz ulaşımın güvenliğini sağlama görüntüsü altında bölgeye askeri güç gönderen ülke gerçekte bu kıtayı kontrol için bir köprü başı oluşturacaktır. Hindistan'daki terör eylemi Müslümanlara olumlu hiçbir şey kazandırmaz ama bir Pakistan, Hindistan çatışmasına neden olabilir ve Hindistan'ın Afrika'daki etkinliğini sınırlandırır.
Obama birçok açıdan değerlendirildi ama bir kıta ile benzeştiğinden söz edilmedi. Oysa eğer Afrika için soyut bir heykel yapılsa ondan iyi bir model bulunamazdı. Çünkü o da Afrika gibi biraz Müslüman biraz Hıristiyan, biraz beyaz biraz Afrikalı. Ayakkabısının altı delik ve görünüşte fakir ama zengin olabilecek potansiyeli var.
İleride Ortadoğu'nun, bir mirasyedi gibi, geçmiş zenginliklerinin izini taşıyacağı ama fakir bir hayat sürmeye mahkum kalacağını ve büyük güçlerin Afrika'yı kontrol etmek için mücadele edeceğini düşünüyorum.
Son zamanlarda devlet adamlarımızın Afrika gezilerini ve oradan gelen devlet adamlarını ağırlamasını nasıl açıklıyorsunuz? Bu bilinçli bir politika mı yoksa olayların gidişine uyum mu sağlanıyor? Türk okullarının artan sayısı sadece kültürel bir amaç mı taşıyor yoksa büyük stratejinin bir parçası mı?
Kaynak: Star