26 Nisan 2008 Cumartesi

17. Yüzyıl Avrupa’sında Klasik Durgunluktan Harekete Geçiş

Paul Hazard
Mevcut durumu muhafaza etmek, mucizevî bir şekilde erişilmiş bir muvazeneyi bozabilecek her türlü değişmeden kaçınmak; klasik çağın başlıca meselesi işte bu idi. Huzursuz bir ruhu sinirlendirecek cinsten meraklarda tehlike vardı. Bunlar sadece tehlikeli değil, aynı zamanda aptalca şeylerdi. Öyle ya, dünyanın öbür ucuna kadar giden bir gezgin orada kendi getirdiği şeyden, yani bizzat kendisinden başka ne bulacaktı? Başka bir şey bulsa bile bu gayret onun için zihni ve ruhi bir kayıp sayılmaz mıydı? Elindeki kuvvetleri, oradan oraya gezmekle çözülemeyecek olan ebedi meseleler üzerine teksif etmesi çok daha iyi olurdu. Seneca öyle demişti; iyi disiplinli bir kafanın alameti kendini durdurabilme, kendi kendisiyle kalma gücüdür. Pascal’da insandaki bütün bedbahtlığın tek bir sebepten, yani bir odada sakin bir halde oturmayı öğrenmemiş olmasından ileri geldiğini bulmuştur.
Klasik çağın kafası, kendi kudreti ile durgunluğu sevdi; bizzat durgunluk olmak istedi. Artık Rönesans ve Reform gibi büyük maceralar devri sona ermiş, zihnin istirahat etme devri gelmişti. Siyaset, din, cemiyet, sanat hepsi de doymak bilmeyen tenkitçilerin pençesinden kurtarılmıştı. Beşeriyet gemisi nihayet bir limana ulaşmış bulunuyordu: burada uzun zaman devamlı olarak kalabilir miydi? Hayata artık eski bir nizam gelmişti: ne diye bu mükemmel kapalı sistemden çıkıp her şeyi tekrar bozulabilecek maceralara girişilmeliydi? Sürprizler çıkarabilecek ötelerden korkuldu ve eğer mümkünse, zaman durdurulmak istendi. Versay’ı ziyaret eden bir kimse suların kendiliğinden akmadığı, sanki ebediyen bir vazife yapmaları isteniyormuş gibi durdurulduğu sonra yeniden itildiği ve yine göğe doğru atıldığı intibaını alır…
Boileau,Borbon sularına varıldığı zaman dünyanın öbür ucuna varıldığını sanmıştı; Auteul!ün küçük alemi ona yetiyordu. Racine için de Paris öyleydi ve bunların ikisi de, Boileau ve Racine, kralın seferlerinden birinde kendisine refakat ettikleri zaman pek şaşırmışlardı. Ne Bossuet ne de Fenelon Roma’yı gördüler. Moliere Pazenas’daki o berber dükkânına hiç gitmedi. Klasik devrin büyük adamları durgun kimselerdi. Voltaire, Montesquieu ve Roussau gezgin tipler arasındadırlar; ama durgun tiplerden gezginlere geçiş sırasında bazı müphem kuvvetler cemiyette değişmeler meydana getirmişti.
Hakikat şu ki, onyedinci yüzyılın sonlarında ve onsekizinci yüzyılın başlarında İtalyanların seyehat zevki canlandı; Fransızlar o çağlarda cıva gibi hareketli oldular. Çağdaş bir müşahidin söylediklerine inanacak olursak Fransızlar o kadar yeniliğe kapılmışlardı ki dostluklarını bile uzun zaman devam ettirmemeye çalışıyorlardı; hergün yeni modalar buluyorlardı; memleketlerinde sıkıldıkları için, yer değiştirmek ve eğlenmek üzere kalkıp kah Asya’ya kah Afrika’ya gidiyorlardı. Almanlarda ise seyehat bir alışkanlık, hatta bir tutku halinde idi. Onları evlerinde tutmak imkansızdı. Saint Evremond’un Sir Politick Would-be adlı o eğlenceli komedisinde sahneye çıkardığı Alman “ Biz tıpkı babalarımız gibi, doğuştan gezgin insanlarız; hiçbir iş bizi gezmekten alıkoyamaz” diyor. “ Biraz Latince öğrenir öğrenmez derhal seyehat hazırlığına başlarız. İlk iş, seyahat yollarını gösteren bir rehber temin etmektir; İkincisi, her memlekete götürülecek şeyleri bildiren bir küçük kitap alırız. Eğer seyahate çıkanlar edip kişilerse yanlarına mutlaka Album Amicorum denen güzel ciltli boş bir defter alırlar ve gittikleri her yerde alim kişileri ziyaret ederek onlardan bu deftere isimlerini yazmayı rica ederler..” Bu bizim Alman güçlüklerden de hiç kaçınmaz: dağların zirvelerine kadar çıkmalı, bütün geçitleri ve köprüleri de dikkatle saymak üzere nehirleri kaynaklarından denize ulaştıkları yere kadar takip etmeli mabed ve anfiteatr harabelerini incelemeli, kliseleri, katedralleri, zaviyeleri, resmi binaları, belediye saraylarını, su kemerlerini, kaleleri ve tophaneleri görerek notlar almalı, mezar kitabelerini defterine kaydetmeli, ne çan kulelerini, ne çanları, ne de kilise saatlerini ihmal etmelidir. Ama mesela Fransa Kralının taç giyeceğine veya yeni bir imparator seçileceğine dair en ufak bir haber bile alınca bunlara sırt çevirerek son süratle geri dönmekte tereddüt etmez.


İngilizler seyahat ederlerdi, bu onların tahsil ve terbiyelerini tamamlatıcı bir şey oluyordu. Oxford veya Camridge’den yeni çıkmış, cepleri parayla dolu ve yanlarında olgun bir hususi hoca bulunan genç İngiliz efendileri boğazı geçiyor ve büyük tura başlıyorlardı. Bu gençler arasında her çeşit karakter vardı. Bazıları Frontignan, Moutefiascone, Ay, Arbois, Bordeaux ve Xeres şaraplarını tattıkları zaman seyahatin gayesine eriştiklerini düşünüyorlardı. Bazıları da şuurlu bir şekilde, tabiatın her köşesini, bütün antika koleksiyonlarını tetkik ediyorlardı. Herkes kendi zevkine göre: “ Fransızlar umumiyetle tasarruf etmek üzere seyahat ederler, öyle ki kaldıkları yerleri evvelkinden daha zararlı bir halde bırakarak dönerler. İngiliz ise memleketinden bol para, çok elbise ve hizmetçilerle çıkar ve muazzam para harcar. Sadece Roma şehrinde altıyüz kadar kibar İngilizin bulunduğu ve emirlerinde daima ücretli adamlar kullanan bu efendilerden her birinin yılda en az iki bin kron harcadıkları, sadece Roma şehrine İngilizlerden yılda otuz bin altın lira gelir aktığı hesaplanmıştır.” Paris’te “ İngiliz ziyaretçiler hiç eksik değildir. Geçenlerde bir İngiliz iş adamı Fransa’daki İngilizlere bir yıl içinde yüz otuz bin kron ödediğini söyledi, üstelik kendisi en zengin bankerlerden biri değildi.” Bütün bunları bize maceraperest ve seyyah Gregorio Leti anlatıyor, en az beş vatanı olan Gregorio Leti; Milano’da doğmuş, Cenevre’de Kalvenist olmuş, Paris’te 14. Louis’ye kasidecilik yapmış, Londra’da İngiltere tarihi yazmış, Hollanda’da devlet hizmetinde risaleci olarak çalışmış ve orada 1701 yılında ölmüş. Bilgin kişiler şehirden şehre gezerek bilgilerine yeni şeyler katıyorlardı: mesela bunlardan biri , Padua’lı Antonio Conti 1713’te Paris’i 1715’de de Londra’yı görmüş ve oralarda bölünemeyecek kadar küçük sayıların hesaplarına dair münakaşalara ketılmıştı. Conti daha sonra Leibniz’le görüşmek üzere Hanover’e gitti ve yolda Leuwenhoeck’i ziyaret etmeyi de unutmadı. Filozoflar seyahat ettiler; sakin bir yere gidip tefekküre dalmak için değil, Fakat dünyanın meraka değer şeylerini görmek için dolaştılar. Locke ve Leibniz böyle idi. Krallar da seyahat ettiler; İsveç kralı Christine 1689’da Roma’da öldü; çar Petro 1696’da Avrupa’yı gezdi.
Sonsuz sahaları içine alan bir seyahat edebiyatı bilgin kişilerin yazdıkları eserlerden müze kataloglarına ve aşk hikayelerine kadar en değişik mevzuları ihtiva ediyordu. Bu bazen alimane bilgi ile dolu ağır bir deneme. Bazen bir psikoloji kitabı, düpedüz bir roman, yahut bütün bunların bir karışımı oluyordu. Kimi bunları övüyor kimi de yeriyordu. Ama övenler de yerenler de seyahat edebiyatının işgal ettiği yerin ehemmiyetini ve ondan vaz geçilemeyeceğini belirttiler….
Çeviri: Erol Güngör
Kaynak: Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme ( Tur Yayınları )
Hazırlayan: A. Akdeniz