12 Ekim 2008 Pazar

Bir Müslümanın Lev Tolstoy yorumu

Perşembe, 09 Ekim 2008 13:43
Yüz yıldan fazla bir süre önce Rus ve dünya edebiyatının klasiği Lev Tolstoy'u otradoks kilisesinden uzaklaştırdılar. İlk bakışta bunun "törenlerler anılması" garip gelebilir. Ancak yazarın "Yasnaya Polyana" (Aydın Ormanlık) isimli sıradan evinin yanındaki kabrinin önünde Rus Ortadoks kilisesinin edebiyat tarihcileri ve yazarlarla görüş düzenlendi. Tolstoy'un kiliseye geri getirilmesine, kabrinin üzerine haçın koyulmasına dair fikirler seslendi. Bundan başka eleştirmen Valentin Kurbatov bu haçın kendisinin onun kabrinde yükseleceğini belirtti.
Bu fikrin ciddi olarak seslendiğini kabul edelim. Dünyanın en ciddi adamları büyük ilahiyatçıyı ortadoksluk ile "barıştırmak" için çaba sarfediyor. Biz de Müslümanlar olarak şöyle bir soru soralım. Bu Tolstoy'un inancına ne kadar uygundur?
Yasnaya Polyana konferans yapmaya sebep olaylar şu şekilde gelişti: 20 Şubat 1901 tarihinde "Çerkovnaya vedomosti" gazetesinde Tolstoy'un kiliseden uzaklaştırıldığına dair karar yayınlandı. Rusya iki kutba bölündü. Bir hissesi kararı destekledi diğerleri ise karşı çıktı. Çünkü yazarı Petersbufg elitinden uzak köylerdeki insanlara kadar her kes sevmekte idi. O zaman her kes Tolstoy'u bilmekte ve okumakta idi. Onun çağdaşları üzerinde muazzam bir etkisi vardı. Birçok insan ona vicdanının sesinden daha fazla kulak veriyor. Rusya'yı titreten Lenin-Troçki'den Şvıdkov'a kadar "kültür ihtilaline rağmen" o hala bizleri öğretmekte ve milyonların sürekli sohbet arkadaşı olarak kalmakta. Lev Tolstoy 1910 yılında hayatını kaybetti. Ancak onun ölümü fiziki ölüm idi, kesinlikle manevi bir ölüm değildi. Bunun için de onun şu veya bu ideolojiye mal olunması çok önemlidir. Hatırlarsınız, bizzat Lenin kendisi Tolrtoy mîrâsını "Rus ihtilalinin aynasının" çerçevesine yerleştirmek istedi.
2006 yılının ilk baharında Yasnaya Polyana'ya gelenler Tolstoy'un kaderini Rus ortadoks kilisesi ile birleştirmek istiyorlardı. 3 Mart 2006'da yayınlanmış "Rossiyskaya gazeta"da Pavel Basinski ile söyleşiye bakalım: "Görüşmenin çok sıcak geçtiğini söyleyebilirim. Lev Tolstoy'u 1901'de kiliseden uzaklaştırdılar. O zamandan şimdiye kadar yüz yıldan fazla zaman geçse de bu mesele birçok insanı rahatsız etmekte. Lev Tolstoy'un mezarı da belki dünyanın en garip mezarıdır. Ne haç, ne mum, ne de başka bir şey bulunmuyor.
Yazar Aleksey Varlamov ise olayı şu şekilde değerlendirdi: "Doğrusunu söylememiz gerekiyorsa Tolstoy'un kendisi kiliseyi terketti. Bunu da saklamıyordu. Kilisenin neden pişman olması gerekiyor? Neden üzerinden yüz yıl geçdikten sonra bu mesele bizi bu kadar rahatsız ediyor? Çünkü biz neleri yaşadığımızı anlamağa çalışıyoruz. Kilise ile Tolstoy arasındaki anlaşmazlık XX yüzyılın rahtısedici konularından birisidir. Kilise başka türlü karar veremezdi. Neden? İnsanların içerisinde bir hayli inançsız kişiler vardı. Hatta yazarlardan Turgenyev, Çehov, Gorki... Ancak Tolstoy'un otoritesini göz önünde tuttukta bunun sadece inançsızlık olmadığını görüyoruz. Bu manevî isyan idi."
Bunu her kes bilmekte. Hatta okuldaki öğreciler de bu durumdan haberdar olmakta! Rusya ortadoks kilisesinin kendisi bu meseleyi nasıl görüyor?
Svyato-Tihonovski Üniversitesinin rektor yardımcısı rahip Georgi: "Tahminen yüz yıl önce kilise Tolstoy'un kendisinin kiliseden ayrıldığına tanıklık etti. Kilise bunu yapmak zorunda idi. Hem de kararını halka açıklaması da gerekiyordu. Tolstoy ise cevabında Rus ortadoks kilisesine karşı ileri dürdüğü tüm argumanları tekrarladı. Böylelikle de kendisi ayrılmanın karşılıklı olarak gerçekleştiğine tanıklık etmiş oldu. Bu durumda ayrılmanın tartışılmasını gayrı ciddi olarak kabul ediyorum. Ancak bir şeyin anlaşılması gerekiyor ki neden bu kadar Rus Tolstoy'e sevgilerini izhâr ettiler. Yani kiliseyi değil Tolstoy'u desteklediler."
Rahip Georgi haklıdır. O Tolstoy'u kiliseye geri getirmek isteyenlerin eylemi karşısında hayrete düşüyor. Meselenin bu şekliye tartışılması da doğru değildir. Çünkü ister yazarın isterse de kilisenin tutumu ortadadır. Tolstoy'un inancı ortadok düşünce ile bir araya gelemez.
Sorun başka bir meselededir. Bugün Rus ortadoks kilisesi postateist manevî boşluğun içerisindedir. Bunu kilisenin düşünürleri ileri sürüyor. Dolayısıyla da onlar "kaybolan Rusya'nın geri getirilmesini", talep etmekte. Lev Tolstoy'un bu meseleye bakışının ne olacağını ise tahmin etmek o kadar zor değildir.
Şüphesiz o çok kızgın idi. Çünkü o çağdaş Rusya'nın hayatında "ortadoksluğun" bulunmaması için çok çaba sarfetmişti. Kısaca söylememiz gerekiyorsa Evangelist düşünce ile "kilise adamlarının" Hazret-i İsâ'ya yaptıkları bir araya getirilemez. O hakîki manada maneviyatız, zâlim ve İsâ (a.s)'in öğretilerini yalan yalnış bir şekilde anlatan çar rejiminin ortadan kalkacağını hisetmişti.
Gerçekten de yalnız rahip Georgi değil biz hepimiz anlamak isiyoruz ki "neden bu kadar insan Tolstoy'a sevgisini izhât etti? Neden kiliseyi değil onu desteklediler. Elbette ki onu ne lümpeler ve azınlıklar, ne ateist ve terörcu olan "Narodnaya Volya", eser-bolşevik grupları desteklemedi. Onu hakîkat arayışı içerisinde olan inançlı insanlar, İncil'i okuyan ve orada antalına peygamberleri sevenler destekledi.
Tolstoy'u neden desteklediklerini anlamak için özel bir çaba safetmemiz gerekiyor. Ancak bilinen bir şey var ki "destekçi gruplardan" birisi Müslümanlar idi. Neden bir zamanlar büyük Rusya imparatorluğunun halkları olan Tatarlar, Başkirler, Kafkasyalılar, Türkler, Orta Asya halkları Tolstoy'un arayışlarındaki yakınlığı hemen hisettiler? Neden onun kitapları ve makaleleri büyük bir hızla Müslüman halklarının dillerine çevrilmeğe başladı? Bundan başka dönemin bağımsız olmayan manevi şartlarında – her şey kilisenin tekelinde idi – Ruslar İslâm'ı tercih etmeğe başladılar.
Öyleyse meseleyi başka türlü ele alalım. Tolstoy'un ortadoks kilisesinden uzaklaşması onun İslâm'a yakınlaşması anlamına gelmekteydi mi?
Tolstoy'un kendi yaşadığı zmanada ortaya çıkan "Tolstoyculuk harekatı" ölümünde sonra da devam etmiş, ancak Sovyetlerin ateizm tebliğatı ile bu harekat ortadan kaldırılmıştır. Önce şunu anlamağa çalışalım Tolstoy Müslümanlar ile karşılaştı mı ve İslâm hakkında hangi bilgilere sahip idi? Rus edebiyatı klasikleri içersinde en fazla Müslümanlarla ilişkisi olan Tolstoy idi. O henüz 13 yaşındayken ailesi Kazan'a geldi. Önceler yani 1815-1820 arasında dedesi İlya Andreyeviç Kazan'da gubernator görevini yerine getirmişti. Tolstoy 1844'de Kazan Üniversitesinin Felsefe fakültesinin doğu dilleri bölümünde eğitime başladı. Doğrudur sonrada o hukuk bölümüne geçmiş ve orada da iki yıldan az bir süre eğitim almıştır. O kadar uzun bir süre olmasa da o Arapça ve Türkçeyi büyük ilim adamı Mirza Kazımbey'den öğrendi. Mirza Kazmıbey (1802-1870) Rus şarkiyatının kurucularındandır. 1851'de Tolstoy'un ağabeyi Nikolay onu kendisi ile beraber Kafkaslara gelmeğe ikna etti. Tolstoy burada üç yıla yakın bir süre bulundu. Terek kıyısında oturuyor, Kızlyar, Tiflis ve Vladikavkaz'a sefer ediyordu. Askeri operasyonlara katıldı. Önceleri bu operasyonları gönüllü olarak katılmış sonralar ise görevi gerereği buna devam etmiştir. Onun "Kazaki", "Nabeg", "Rubka lesa", "Hacı Murat" eserlerinde Kafkaslar anlatılmakta idi. Sonralar ise o Mısır muftüsü Muhammed Abdi ile mektuplaşmakta idi. Bundan başka hem gelenekçi hem de reformcu Tatarlar ile de sürekli irtibatı olduğu bilinmektedir. Tolstoy Yasnaya Polyana'da 1909 yılının Mart ayında kilise hakkında şunları yazmaktaydı: "Hayat kiliseye düşüncelerini aktarmak için her türlü imkanı sağladı. Hayat İsa'nın yaşam biçimine ters olan öğretiyi kabullendi. Kilise ise başka bir şey uydurdu. Sanki insanlar İsâ'nın öğretilerine ters bir şekilde yaşamıyor ve onun söylediklerini uyuguluyordu. Netice itibariyle kilise sonuna kadar bu fikri destekledi". Onun kalemi ile İsâ'yı değiştiren kilise hakkında çok önemli eserler yazıldı. Onlar hala Rus protestanlığının klasiklerinden sayılmakta. Elbette ki tüm bunlardan sonra da onun kiliseden uzaklaştırıldığı ilan edildi.
Onun kendisi ise "Benim inancım ne?" isimli çalışma üzerinde çalışıyor, Rusya'nın içersinde ve dışında bulunan ilahiyatçılarla fikir alış verişinde bulunuyordu. Azeplı geçen arama günlerinde – etrafında bulunanlar da onu anlamıyordu - o mektuplarının birinde yazıyordu: "Şayet siz de benimle aynı inancı paylaşmış olsaydınız mesut olurdum. O zaman az da olsa hayatımı anlamış olurdunuz. Hayatın başarıları yani zenginlik, şöhret ve s'ye sahip değilim. Arkadaşlarım – hatta akrabalarım da – bana sırtlarını döndüler. Liberal ve estetler beni Gogol gibi deli ve akılsız hesap ediyor, ihtilal yanlıları ve radikaller ise meni mistik ve boş konuşan birisi olduğumu öne sürüyor, hükümet adamları zararlı isyankar olduğumu iddia ediyor, ortadokslar iblis olduğumu ilan ediyorlar. İtiraf ediyorum. Bu ittihamlar çok ağırdır... O zaman sizden bir ricam olacak. Lütfen bana Muhammedî insancı taşıyan birisi olarak bakınız. İşte o zaman her şey güzel olacak." Ancak Tolstoy'un İslâmî ibadetleri yerine getirdiğine dair elimizde bilgi bulunmamakta. Bununla beraber onun başka bir mektubunda da İslâm'a verdiği değer anlaşılmakta: "Yelena Yefimovna Vekilova isimli bir Rus bayan Müslüman birisi ile evleniyor. O Tolstoy'a evlatlarının Müslüman olmak istediklerini yazıyor ve ondan bu konuda yardımcı olmasını, nasîhat etmesini rica ediyor. Tolstoy ise şöyle cevap veriyor: "Muhammed'in getirdiği dinin ortadoksluğa tercih olunması hakkında şunları söyleye bilirim ki bu geçiş duygularımı ifade etmekte. Her ne kadar dışarıdan bakıldığında anlaşılır gibi gözükmese de – hakîki manasıyla Hıristiyanlık düşüncesini yüksekte tutmaktayım- ancak Muhammedî inancın ortadoks kilisesinin öğretilerinden kiyaslanmayacak ölçüde yüksek durmakta. Bundan hiç kuşku duymuyorum. Şöyle ki şayet bir insan iki seçimden birisini tercih etmek zorunda kalsa: Ortadoks kilisesi mi yoksa Muhammedî öğreti mi? Hiç bir akıllı insan kuşkusuz Tek Allah'ı ve O'nun Peygamberini kabul eden İslâmdan başka bir tercih yapmaz. Çünkü diğerinin Allah düşüncesi anlaşılmazdır. Üçlü ilâh, gizlilik, kutsallar ve çok zor olan ibadetler... Yasnaya Polyana, 15 Mart, 1999."
Tekrar 2006'da yapılan konferansa dönelim. Yasnaya Polyana'da misafirleri yazarın torunun evladı Valadmir İliç Tolstoy kabul etmekte idi. Vladimir İliç müze başkanıdır. "Rossiyskaya gazeta" muhabiri Pavel Basinski ona şöyle bir soru yöneltiyor: "Sizin için Lev Tolstoy'un kiliseye geri getirilmesi önemli mi?". "Hiç bir zaman meseleyi bu açıdan değerlendirmedim. Çünkü bunu ben değil diğer Tolstoy'un yanıtlaması gerekiyor. Ancak durum gerçekten çok zordur. Ortadoks kilisesi, toplumsal düşünce ve Tolstoy ailesi var. Ancak Tolstoy ailesi onun yerine karar verme yetkisine sahip değil. Benim için önemli olan başka bir meseledir. Önemli olan kilisenin 1901 Şubat kararıdır. Bu karaın Rusya tarihinde çok önemli bir yer tuttuğuna inanıyorum. Valentin Kurbatov bugün çok önemli bir konuya temas etti ve söyledi ki, ben ortadoks inancına sahip olan birisiyim. Tolstoy'u ret edemiyorum. Hem ortadoksluğu hem de Tolstoy'u kalbime yerleştirmek istiyorum. Bu ise hiçte kolay değil."
Kurbatov'un sorunu Rusyalı Müslümanlar ve protestanların da en önemli sorunlarındandır. Onlar da Tolstoy'a saygı duyuyor ve kalplerinde "Tolstoy ve İslâm", "Tolstoy ve protestanlık" düşüncelerine yer bulmak istiyor.
Sorun çok basittir. Kilise her şeyi tekeline almak istiyor. Bizzat Tolstoy kilisenin tekeline karşı çıkmıştır. Kilise artık eskiden sahip olduğu gücü geri getiremez. Ortadoksların hayatı öğrenmeleri gerekiyor. Bunun yanısıra tüm dinî gelenekleri İslâm ve protestanlık da buna dâhil göz önüdne tutmak zorunda.
Muhabir Tolstoy'un torununun evladına şöyle bir soru da yneltti: "Dürüst olmanızı istiyorum. Tolstoy'un inançlı okurlarının çoğunun istediği gibi onun mezarının üzerinde haçın bulunması gerekiyor mu? Kurbatov haçın kendiliğinden olacağını söyledi. Ancak kendiliğinden olmayacağı malumdur." "Bu çok zor bir sorudur. Her şeyden önce bunu Lev Nikolayeviç kendisi istememekte idi. Şayet isteseydi bunu vasiyetinde belirtildi. Vasiyeyinde ise bunun tam tersini söylemekte idi. Benim mezarımın üzerinde ne haç ne taşlar koymayınız."
Rusya'da her şeyin kilisenin tekelinde olduğu dönem geride kaldı. Bunda Lev Tolstoy'un da büyük emeyi var.
Çeviren: İbrahim Ali

Kaynak: Dünya Bülteni

11 Ekim 2008 Cumartesi

Adanalı çiftçiler Sudan'da tarla kiralıyor!


Çukurova'dan bir grup çiftçi, Sudan'da, Türkiye'dekinin dörtte bir maliyetine ayçiçeği üretmek için kolları sıvadı.
Cumartesi, 11 Ekim 2008 16:25

Çukurova'da bir grup çiftçi, Türkiye'de maliyetlerin yüksek olması nedeniyle yurt dışında tarla kiraladı. Adana-Ceyhan ilçesi Ziraat Odası Başkanı Yavuz Tezcan, tarla kirası, mazot, enerji ve işçilik gibi girdilerdeki maliyetlerin yüksek olmasının, Çukurova'daki üreticileri kendilerine uygun şartlar sunan ülkelere yönlendirmeye başladığını söyledi. Odalarına kayıtlı 20 üyenin Sudan'da üretim yapmak için Ceyhan Cezire Medeni Tarımsal Üretim AŞ'yi kurduklarını kaydeden Tezcan, "Şirket Sudan'da kiraladıkları 17 bin dekar alana ayçiçeği ekerek tarımsal üretime başladı" dedi. Tezcan, bunun için altı adet çift çeker traktörün yanı sıra zirai ekipmanlarını da Sudan'a götürdüklerini belirterek, Sudan hükümetinin tarımsal üretim yapmak için kendilerine oldukça cazip imkanlar sunduklarını aktardı. Nil Nehri kıyısında ayçiçeği üretiminde araziyi dekarı 5 YTL'den kiraladıklarını kaydeden Tezcan, "Sulama suyu sıkıntımız yok, akaryakıt ve gübre fiyatları oldukça ucuz. Girdi maliyetleri düşük olunca bize sadece üretim yapmak kalıyor, biz de Sudan'da bunu yapıyoruz. Türkiye'de bir dönüme ayçiçeği eken çiftçinin maliyeti 200 YTL'yi bulurken, aynı ürün Sudan'da 50 YTL'ye mal oluyor" diye konuştu. Üretimini gerçekleştirdikleri ayçiçeğinin hasadına bir ay sonra başlayacaklarını ve yedi bin ton verim beklediklerini ifade eden Tezcan, daha sonra bu ürünü Türkiye'ye satmanın yollarını arayacaklarını dile getirdi. Tezcan, 2009'da Bulgaristan, Romanya ve Ukrayna gibi ülkelerde de tarla kiralayıp üretim sahalarını genişletmeyi hedeflediklerini vurgulayarak, "Yatırımlarımızı bu ülkelere kaydıracağız" diye konuştu.
Sudan son yıllarda ülkesine yatarım yapmak isteyenlere, inanılmaz ölçüde büyük kolaylıklar sağlıyor.
Daha önce makina sahipleri eski Sovyet ülkelerinde ürün karşılığı, makinalalarıyla hasat gerçekleştirmişlerdi.
Kaynak: AA

7 Ekim 2008 Salı

Türkiye'nin Transatlantik eğilimleri

ABD Alman Marshall Fonu'nun bir süredir yaptırmakta olduğu "Transatlantik Eğilimler" araştırmasının sonuncusu geçen ay açıklandı. Geçen haziranda, ABD ve aralarında Türkiye'nin de olduğu bazı Avrupa ülkelerinde yapılan araştırmanın üzerinde durulmaya değer bulguları var. Araştırma raporunun "Çalkantılı Türkiye" başlığını taşıyan bölümünde, son yıllarda bazı gözlemcilerin 2003'te Irak savaşı sırasında ABD ile çıkan kriz ve 2005'ten sonra AB ile ilişkilerin gerilmesi nedeniyle, "Türkiye'nin Batı ittifakından uzaklaşmaya başladığı" endişesini dile getirdiklerine dikkat çekilmekte.
Rapora göre, 2007-2008 arasında Türkiye'de AB'ye duyulan "sıcaklık" (100 üzerinden) 26 dereceden 33'e, ABD'ye duyulan sıcaklık ise 11'den 14'e yükselmiş. Rapor, bu nisbi "ısınmanın" Batı'nın AKP'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasına karşı tavır almasıyla, Bush yönetiminin PKK'yı "düşman" ilan edip Türkiye'nin K. Irak'a askerî müdahalelerine yeşil ışık yakmasıyla açıklanabileceğini ima ediyor. Bu yorumda isabet var.
Araştırmanın bir bulgusu da, Amerikalıların ve Avrupalıların Türkiye'ye duydukları sıcaklığın karşılıksız kalması. Şöyle ki Amerikalılar arasında Türkiye'ye duyulan sıcaklık 47 dereceye, Avrupalılar arasında 43 dereceye varırken, Türkler arasında ABD'ye duyulan sıcaklık 14, AB'ye duyulan sıcaklık da 33 dereceyi geçmiyor. Bunda şaşırtıcı bir taraf görmüyorum. Irak'ta yüz binlerce sivil Müslüman'ın ölmesine yol açan Amerikan işgalinin, Bush yönetiminin Kasım 2007'ye gelinceye kadar K. Irak'taki PKK konusunda kılını dahi kıpırdatmamasının Türk kamuoyunda karşılıksız kalması herhalde beklenemezdi.
ABD'ye duyulan "soğukluk" Bush yönetimine yöneliktir. Bill Clinton yönetimi sırasında Türkiye halkının ABD'ye hayli "sıcak" baktığı biliniyor. AB'ye duyulan soğukluğa gelince: Türklerin Soğuk Savaş boyunca tereddütsüz bir Avrupa ülkesi sayılan, 1999'da öteki aday ülkelerle aynı koşullarla AB'ye üye olacağı ilan edilen Türkiye'nin kimi Avrupalı politikacılar tarafından "Avrupa'da yeri olmayan bir ülke" ilan edilmesine tepki duymaması çok tuhaf olurdu. Bu bulguları Türkiye'nin Batı ittifakından, hele (eğer Batı bu değerleri temsil ediyorsa) insan hakları, demokrasi, hukuk devleti ve farklılığa saygı ilkelerinden "soğuması" şeklinde yorumlamak çok yanlış olur. Bu bulgular Türkiye'nin Batı'ya sırt çevirmesinin değil, ancak kimi Batılı liderlerin Türkiye'ye ve Batılı değerlere sırt çevirmiş olmalarının bir ölçüsü olabilir.
Araştırma gerek Avrupalılar, gerekse Türkler (% 55) arasında çoğunluğun (% 57 ve 55), Türklerin çok farklı değerlere sahip oldukları, bu nedenle Türkiye'nin Avrupa'nın bir parçası olmadığı konusunda mutabık olduklarını söylüyor. Bu bulgu bana sadece Dünya Değerler Araştırması'nın Avrupalıların kendi aralarında çok farklı değerlere sahip olduklarını, "ortak Avrupa değerleri" iddiasının bir efsaneden ibaret olduğunu gösteren bulgularını anımsattı. (Bkz. " 'Ortak Avrupa Değerleri' var mıdır?" başlıklı, 9 Kasım 2006 tarihli yazım.)
Peki, Avrupalıların % 60'ı (Amerikalıların % 48'i) Türkiye'nin bir gün AB'ye üye olacağını düşünürken, bu oranın Türkler arasında % 26'da kalmasına ne demeli? Türkiye'de AB üyeliğini destekleyenlerin oranının 2004'te % 74'ten, 2008'de % 49'a indiğini dikkate alırsak, bunun her şeyden çok Türkiye yurttaşları arasında AB'ye duyulan güvensizliği yansıttığı söylenebilir. Türklerin yaklaşık yarısının Türkiye'nin uluslararası ilişkilerde kendi başına, yalnızca % 20'sinin AB ile, sadece % 3'ünün ise ABD ile birlikte hareket etmesini istemesi de muhakkak ki aynı güvensizliğin bir başka yansıması.
Not: Değerli okurlarım. Bugünden itibaren Zaman'daki köşe yazılarım, bir süre haftada üç yerine bir kez, sadece salı günleri çıkacak. Kazandığım zamanı yazmakta olduğum, kuşağımın serüveni üzerine bir kitabı tamamlamak için kullanacağım. Bana bu imkânı tanıdığı için Zaman Gazetesi yönetimine, özellikle de Genel Yayın Müdürümüz Ekrem Dumanlı'ya kalpten teşekkür ederim.
Kaynak: Zaman

6 Ekim 2008 Pazartesi

Ex-CIA Agent: War With Iran May be Coming

Sunday, October 5, 2008 7:30 PMBy: Tim Collie
Article Font Size
No matter who is elected president in November, former CIA officer Robert Baer has no doubt about what will be topping his agenda: Iran.
“Everything is coming to a head in the Middle East,” Baer tells Newsmax. “The days of messing around with Iran are over. We’ve been kicking this can down the road for 30 years, and now we’re at the end of the road.”
The former CIA covert operative asserts that the Islamic nation of 70 million people is building an empire in the Middle East, believing it should be the “citadel of Islam.”
He warns that Iran is probably months, if not weeks, away from war with Israel.
That’s the message of Baer’s new book, “The Devil We Know: Dealing with the New Iranian Superpower.”
Baer came to national prominence after he left the agency in 1997 and wrote the New York Times bestseller “See No Evil,” detailing almost two decades of intrigue he saw firsthand while working for the agency. “See No Evil” and another Baer bestseller, “Sleeping with the Devil,” were the basis for the Oscar-winning film “Syriana.”
In previous books Baer had detailed the threat posed by Saddam Hussein. Now he has his finger clearly pointed at the Iranians.
With Chinese Silkworm missiles pointed toward the Strait of Hormuz, Iran has the ability to cripple the world economy in a matter of minutes by shutting down the flow of oil. That’s even before it gains a nuclear missile.
Like it or not, Baer argues in “The Devil We Know,” Iran is now a superpower with perhaps even more ability to alter America’s destiny than China or Russia. And the threat it poses has been ignored for far too long.
The next president will face three stark choices very soon, Baer says.
He can either stagger toward an eventual war with the Muslim nation or try to negotiate with a new Persian empire, much as previous administrations have done with hostile powers like the Soviet Union, Libya or North Korea.
Or the president can continue to “kick the can,” let Israel handle Iran, and reap the consequences.
“The Israelis are going to tell this to the next administration: ‘You guys have to do something or we got to do it.’ I hear that over and over again from the Israelis,” Baer says.
“And that’s exactly what we don’t want to do: push the Israelis into a corner,’’ he adds. “Because they’ve got guts. We either have to have the b***s to take on Iran and knock them down a peg, or we have to have the guts to have a serious sit-down.”
A combination of analysis and recent reporting from Iraq, Iran and other parts of the Middle East, the book lays out Baer’s argument that Iran should be seen not as a messianic terror group such as al-Qaida, but as a nation with imperial aspirations like the former Soviet Union or China. Historic compulsions inspire Iran’s leaders to re-create a Persian empire throughout the Middle East and Central Asia.
Baer has friends and sources in every corner of the Mideast: from Hezbollah fighters in Lebanon to Sunni sheiks in Iraq. He knows the languages, the cultures and the history of the Middle East quite well.
Iran aspires to be the center of not only Shia Islam but also all Islam, with the goal of eventually taking over the holy sites of Mecca and Medina from Saudi Arabia, Baer says. That process is already pretty far along.
In Lebanon, it has created a state within a state led by the powerful Hezbollah, created by Iranian agents in the 1980s. It has made key alliances with Hamas in the Gaza Strip, has top allies in the Iraqi government, and is pressuring Saudi Arabia to share control of its holy places.
He says these are the natural tendencies of a nation with imperial ambitions -- something that Iranian leaders such as Akbar Hashemi Rafsanjani have been quite open about in interviews.
Iran has evolved “from a terrorist state to a calculating Machiavellian power,” Baer says. Despite its religious, messianic, end-of-days rhetoric, its motives are clear-headed and logical once its history is understood.
Simply put, the Iranians are not crazy.
“They are not homicidal maniacs like the Sunni terrorists or Osama Bin Laden,’’ Baer says. “There’s no other way to look at bin Laden: he’s a nihilist. The Iranians have a mission, a goal. You may not meet their terms. You may end up in war with them, but just possibly you might be able to strike a deal with them.”
Says Baer: “I think they want stable markets in oil. I think they want to open up trade. I think they want a big say in Iraq. I think they want to stop the oppression of the Shia in Saudi Arabia. I think they want implementation of (United Nations Security Council) Resolution 242,” which calls for the Israelis to pull back from the West Bank and other territories seized in the Six Day War of 1967.
Baer doesn’t take Iranian President Mahmoud Ahmadinejad and his messianic, Holocaust-denying rhetoric seriously. He points out that, under the Iranian system, the president is largely a figurehead with little power. The real power rests with the country’s supreme leader and a small core of religious leaders in the Council of Guardians and the Assembly of Experts.
“He’s like the queen of England,” Baer says. “That’s how much power he has. In the Iranian system, he’s like a crazy congressman on the left or the right -- nobody pays much attention to him.”
“You have to go on actions, not words,” he adds. “The guy’s nuts. He’s bipolar. He doesn’t have it together. He’s like the Manchurian candidate, and since he doesn’t have his finger on the trigger, I don’t really care much.”
Baer is not saying that U.S. differences with the new Iranian superpower are resolvable. Nor is he saying the U.S. must not push back against Iran in Iraq, Lebanon and elsewhere.
War may be inevitable. But by engaging Iran, there’s a better chance that such a war will be at a time of America’s choosing, not Iran’s, Baer believes. He wants a tough negotiator, someone like former Secretary of State James Baker, to be tasked with talking to Iran.
“If we have to get in a war let’s make sure it’s intentional, not accidental, one that we can control,” Baer says. “But if we have to get into a war with Iran, let’s at least try to determine what the hell is going on in Tehran.”
[Editor’s Note: Get Robert Bayer’s book, “The Devil We Know: Dealing with the New Iranian Superpower” — Go here now.]

Kaynak:Newsmax.Com

Ortaylı, yeni banknotlardaki isimleri eleştirdi


Ünlü tarihçi İlber Ortaylı, yeni banknotlar için seçilen isimleri beğenmedi.
Pazartesi, 06 Ekim 2008 07:33
Dünya Bülteni / Haber Merkezi Ünlü tarihçi İlber Ortaylı, yenilenen banknotların üzerine basılacak portrelerin doğru seçilmediğini iddia etti.
Ortaylı'nın uygulamayı eleştiren yazısı şöyle:
Paralardaki seçimleri kabul etmek imkansız Geçen cuma günü Başbakanımız Tayyip Erdoğan ve Merkez Bankası Başkanımız Durmuş Yılmaz yeni banknotları basına tanıttılar. Şunu belirtmeliyim, Merkez Bankası Başkanımız seçildiği günlerde kendisine yapılan hücumların aksine mesleğini bilen, sorumluluk sahibi, doğruları ifade eden ve daima uzmanlara saygı gösteren bir kişiliği olduğunu göstermiştir. Banknotların üzerine basılacak portrelerin tespiti için de bir kurul görevlendirmiştir. Bendenize de şeflerden bir hanımefendi telefon etti ve fikrimi sordu, ancak yanılmıyorsam bu sırada hem seçim hem basım işi bitmişti. Bununla birlikte seçilen portreler üzerinde fikir beyan etmek hakkım ve görevimdir. Muhterem biriydi ama dünya tarihçiliğine mal olmamıştı Dolaşımda en çok kullanılacak Beş Türk Lirası üzerindeki Ordinaryüs Profesör Aydın Sayılı'yı ele alalım. Seçkin bilim adamımızdı, Atatürk tarafından zekası dolayısıyla yurtdışına gönderildiği söyleniyordu, Harvard'da bilim tarihi doktorası yapmıştır. Bunun dünyadaki ilk bilim tarihi doktorası olduğu iddiası vardır. Hoca muhteremdi, derindi, Türk tarih bilginlerinde maalesef eksik olan filolojik bilgi birikimi son derecede yüksekti. Bazı meşhur monografileri dışında büyük bir ilim tarihi sentezi yoktur, olması da gerekmiyor. Sevim Tekeli ve Esin Kahya gibi bu dalda hizmet veren seçkin talebeleri vardır. Lakin banknotların üstüne portresi basılacak kadar dünya tarihçiliğine mal olmuş bir isim değildir. Matematik alanından isimlerle ortaya çıkmamızın anlamı yok On Türk Lirası üzerindeki Ordinaryüs Profesör Cahit Arf matematikteki bazı katkıları ile bilinir. Ama bizim tarihimizde dahi lineer cebir üzerinde o zaman bile isim yapan Vidinli Tevfik Paşa ve gene Fransızca da okunan Erzurum müdafii Gazi Ahmet Muhtar Paşa vardır. Tarihimizde Öklit, Riemann. Lobaçevski veya Gauss olmadığına göre; bu alanlarda bazı isimlerle ortaya çıkmanın fazla bir anlamı yoktur. Allah hocalarımıza rahmet eylesin. Piri Reis'in portresi yok, onu hiç değilse herkes biliyor. 17'nci asır mütebahhiri Katip Çelebi de kimsenin hatırına gelmemiş. Bu toplumun ebediyen iftihar edeceği mimar, Sinan'dır Yirmi Türk Lirası üzerinde Mimar Kemalettin Bey var. 19'uncu ve 20'nci yüzyıl kavşağı mimaride neoklasik denen devirdir. Bütün ülkelerin mimarları içinde klasik Yunan'ı, ortaçağ Gotik'ini, Bizans ve Morik (kuzey Afrika) geleneğini, Rusya'da olduğu gibi Novgorod-Moskova mimarisini taklit eden büyük mimarlar vardır. Mimar Kemalettin?Bey'in nereye oturtulacağı tartışılır. Bu toplumun ebediyen iftihar edeceği bütün dünyada tanınan mimar Sinan'dır. Halide Edip Adıvar ve Sabiha Gökçen niye ihmal edildi? Elli Türk Lirası üzerinde Fatma Aliye Hanım var. Ahmet Cevdet Paşamızın kızıdır. Bu banknota büyük tarihçi ve büyük hukukçu Ahmet Cevdet Paşa'nın resmini koysalar anlaşılabilirdi. Kızı merhume, babası tarafından tam bir Batılı-Doğulu hanımefendi olarak yetiştirilmişti. Şüphesiz Türk kadınının tarihinde öbür öncülerin arasında yeri vardır ama en önde değildir. Beynelmilel bir entelektüel kişiliğe sahip, Hindistan kurtuluş mücadelesinde bile adı geçen Halide Edip hanımı niye ihmal ediyoruz? Niçin ilk pilot Sabiha Gökçen, ilk akademik ressamlarımızdan Mihri Müşfik hanım düşünülmemiş? Sadece Yunus Emre ve Itri seçimlerinde hemfikirim Bence beynelmilel şöhretleri henüz olmasa da ve yeterince dünyaya tanıtamasak da, sağcı-solcu, genç-yaşlı insanların üstünde birleştikleri iki değerimiz, bestekar Itri ve Yunus Emre'dir. Bu ikisinin dışındaki seçimle hemfikir olmadığımı söylemeliyim. Kanunlarımızın ve gönüllerimizin ebediyen lider olarak benimsediği Atatürk'ün portreleri bütün banknotlarda tabii ki bulunacak. Fatih Sultan Mehmet gibi büyük bir mareşal ve hakiki anlamda bir Rönesans entelektüeli ve senyörü banknotlarda yok. Bir ara enflasyon banknotlarından birine basılmıştı. Mimar Sinan da öyle. Muhteşem Süleyman'ın yani Kanuni'nin kocaman heykelini Macarlar Zigetvar sahrasına diktiler. Kudüs'te surboyu caddesi onun adını taşıyor. Bu memlekette ise Kanuni'nin doğru dürüst bir heykeli dikilmedi. Paralarda da ismi yok. Böyle seçimleri kabul etmemiz mümkün değildir. Gelecek sefer daha dikkatli olmak gerekiyor. Zira banknotlara basılan portrelerin sadece millet değil, dünya tarafından tanınan ve o halkın ulusal kimliğini ören anıtsal şahsiyetler olması gerekir. Kıskanılacak bir düzeydeydi Metin And 1927 doğumlu, Galatasaraylı. Benim bildiğim kadarıyla hukuk fakültesi mezunu ama hiçbir zaman avukatlık veya yargıçlık yapmadı. 1957 ve 58'de o zaman Demokrat Parti iktidarına karşı çıkan liberal siyasi hareket mensuplarının toplandığı Forum dergisindeki pek siyasi olmayan yazıları dışında, hiçbir parti ve siyasal grubun içinde görülmedi. Forum'daki yazıları ilginçti; bu yazıların bazılarını "Bizans Tiyatrosu" adlı kitabında bir araya getirdi. 1950'lerde bir Türkün Bizantinist olmadığı halde bu başlık altında yayın yapması daha da ilginçti. Kuşkusuz Batı dillerindeki ikincil kaynaklara dayanarak yapılan bir çalışmaydı. Bu çalışmayı niye yaptığını bir seminerde kendisine sorduğumuzda "Kitaptan çıkan sonuç açık, Bizans tiyatrosu yok. Ama Bizans tiyatrosu dediğimiz gösteri faaliyetlerinin Roma ve Yunan ile ne ilgisi var ve kendisinden sonraki Anadolu Türk tiyatrosuna ne etkisi olabilir? Bunu araştırmak ve yorumlamak istedim. Benim saham ve sorunsalım Türk tiyatrosu" demişti. Kendisinden bir sonraki kuşağa mensubum. Bununla beraber genç bir öğrenciyken de, orta yaşlı bir meslektaşı olarak da her zaman aynı samimi diyaloğu kurabildik. Mütevazıydı. Sanatın toplumla olan bağlarını inceledi Gözbağcılığı, illüzyonistlik hayatının bir döneminde tutkusu haline geldi. Bu tutkunun başlangıcı, gösteri sanatlarının temelinde gözbağcılığın yattığı şeklindeki kuramdı. Bu alanda sadece ilgili yayınları okumakla kalmadığı anlaşılıyor, bu zenaati yakından izledi; hem de sonunda seçkin seyirci gruplara gönüllü olarak gözbağcılığı seansları yapacak kadar. Yurtdışındaki ustalarla temas ettiği gibi, ünlü Zati Sungur'la da dost olmuş ve sonunda ondan icazet ve kuşak alma derecesinde bu işi öğrenmişti. "Oyun ve Büyü" kitabı böyle bir faaliyetin sonunda doğdu. Dionysos ve Anadolu şenliklerinde Türk köy tiyatrosunun kökenleri üzerinde düşündü. Metin And'ı en çok Osmanlı İmparatorluk protokolü, geçit resimleri, şenlikler ve bununla ilgili seyahatname ve gravürler ilgilendiriyordu. Paris National Bibliotheque ve Viyana'daki Avusturya Milli Kütüphanesi'ndeki baskı eserler ve seyahatnameler üzerinde çalıştı. Yazı hayatının son 20 yılında bu çalışmalarını "Osmanlı Şenliklerinde Türk Sanatları", "40 Gün 40 Gece: Osmanlı Düğünleri, Şenlikleri, Geçit Alayları" gibi eserlerde ortaya koydu. Doğrusu bunların baskısı da fevkaladeydi. Oysa yazı hayatının ilk evresinde bu dallara duyulan kısıtlı ilgi dolayısıyla birçok malzemeyi ihtiva eden "Gönlü Yüce Türk", "Tiyatro, Opera ve Bale Sahnelerinde Kanuni Süleyman İmgesi" gibi kitaplarının iyi imkanlarla basıldığını söylemek mümkün değildir. Baskıları yenilemeli. Türk tiyatro tarihine 20'yi aşkın eserle yeni bir yorum getirmiştir. Ama asıl önemlisi ortaoyunu üzerindeki yorumlarıdır. Karagöz hakkında yazdı. Bu alanda kendinden önce Helmuth Ritter'in ünlü derlemesi ve Cevdet Kudret'in yine "Karagöz" başlıklı geniş derlemesinin üzerine metin olarak bir şey getirmedi ama Karagöz denen gölge tiyatrosunun kaynakları, sanatçıları ve toplumdaki rolü üzerinde derlediği bilgiler ve ilginç yorumları vardır. Zaten Metin And'ın Türk tiyatro tarihinde ve gösteri sanatlarındaki asıl yönelimi o sanatın toplumla olan bağlarını incelemek; Karagöz, ortaoyunu ve Türk tiyatrosunun doğuşu üzerindeki yanlış bilgileri tashih etmek gibi açılımlar olmuştur. 81 yıllık ömründe son zamanlara kadar yazması, araştırmalarını yeniden gözden geçirmesi ve icabında kendisini de tashih etmesi göze çarpan bir özelliktir. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Metin And'ın verimli çalışmalarının ve verimli öğretim hayatının geçtiği bir bölümdü. Bu bölümde Sevda Şener, Özdemir Nutku ve Melahat Özgüç gibi hocalarla kuvvetli bir öğretim kadrosu ve araştırma ekibi oluşturuyorlardı. Bu nedenledir ki arkalarından gelen genç kuşak da tiyatro ve tiyatro tarihi alanında başka dalları kıskandıracak bir düzey yaratmıştır.

Duyguötesi Modern Batı ve Şiddet

İlmi Etüdler Derneği'nin 2008-2009 yılı konferanslarının ilkininin açılışını Stjepan Mestrovic yapacak.
Pazartesi, 06 Ekim 2008 13:01

Dünya Bülteni / Haber Merkezi
İlmi Etüdler Derneği'nin "Duyguötesi Modern Batı ve Şiddet" başlıklı 2008-2009 Açılış Konferansını çağdaş sosyal teorinin önde gelen isimlerinden Stjepan Mestrovic verecek. Sosyal teori alanında Türkiye'nin önde gelen isimlerinden Yusuf Kaplan'ın takdimi ile gerçekleşecek konferans 09 Ekim Perşembe günü saat 18.00'de Altunizade Kültür Sanat Merkezinde gerçekleştirilecek. Amerika'nın dünya siyasetindeki konumu ve yakın dönem savaşlarına yönelik eleştirileri, İslam-Hıristiyan çatışmalarına getirdiği ılımlı yaklaşımlarıyla dikkat çeken ve Türkiye'de "Duyguötesi Toplum" ve "Uygar Barbarlık" isimli kitapları ile tanınan Prof. Stjepan Mestrovic 1991 yılından beri Texas A&M Üniversitesi' nde Sosyoloji Profesörü olarak ders vermektedir. Mestrovic bu konferansında batılı toplumları çözümlemek için kullandığı "duyguötesi toplum" ve "uygar barbarlık" kavramsallaştırmalarından hareketle batı toplumunun şiddet tasavvurunu ve bunun fiili yansımalarını analiz edecek. Mestrovic Batılı toplumları, önce Bosna'da Müslüman halkın, ardından Kosova'da Arnavutların Sırplar tarafından soykırımdan geçirilmesini televizyondan seyretmekle yetinen, tepkisiz ve sinmiş insanların çoğunluğu oluşturduğu bir toplum olarak tanımlamakta. Batılı toplumun bu noktaya nasıl geldiğini ise şöyle ifade ediyor; "Olayların insanlarda kollektif bir coşku yarattığı, onları duygulandırdığı ve eyleme sevk ettiği zamanlar geçip gitmiş, duygular [tıpkı televizyon ekranlarındaki en trajik haberler sunulurken bile yapıldığı gibi] paketlenip [nasıl verilmek isteniyorsa öylece rötuşlanıp, cilâlanıp, tüketime] kullanıma sokulur hale gelmiştir. Çağımız insanı artık gerçek duygularını [öfkelerini veya acılarını, üzüntülerini veya sevinçlerini] yaşayamaz, onları eyleme dökemez; olsa olsa [televizyon ekranı aracılığıyla] bir duygu simülasyonu yaşayabilir." Prof. Dr. Stjepan Mestrovic 1918 yılında kurulan Yugoslavya'nı n kurucularından ve aynı zamanda ünlü bir heykeltraş olan Ivan Mestrovic'in torunu olan Stjepan Mestrovic, 1991 yılından beri Texas A&M Üniversitesi' nde Sosyoloji Profesörü olarak ders veriyor. Mestrovic'in ilgilendiği alanlar arasında sosyoloji teorisi, klasik sosyolojik düşünce, tıp sosyolojisi, zihinsel tedavi sosyolojisi, din sosyolojisi, zihinsel tedavi hukuku, postmodernzim, kültürel çalışmalar, Doğu Avrupa, Rusya ve Balkanlar bulunuyor. Mestrovic akademik çalışmalarının yanı sıra askeri mahkemelerde görülen çeşitli davalarda gözlemci sosyolog sıfatıyla katılmaktadır. Mestrovic, İnsanlık dışı muamelelerle gündeme gelen Guantanamo ve Ebu Garib davalarına müdahil gözlemci sıfatıyla katılmaktadır.

Kaynak: Dünya Bülteni