19 Nisan 2009 Pazar

Çocuk suçlular yasağa rağmen idam ediliyor


Devletler hukuku, reşit olmayan gençlere verilen ölüm cezalarının infaz edilmesini yasaklıyor. Ancak Uluslararası Af Örgütü’nün konuyla ilgili bir raporuna göre, infazlar sürüyor.

Uluslararası Af Örgütü’nün raporuna göre, Yemen, Suudi Arabistan ve Sudan'da 1990-2008 yılları arasında reşit olmayan altı gencin ölüm cezaları infaz edildi. İran’da ise durum daha vahim. Uluslararası Af Örgütü'nün raporu ülkede 18 yıl içinde 37 reşit olmayan gencin idam edildiğini, 130 gencin ise cezasının infazını beklediğini ortaya koyuyor.

İran'daki uygulamalar endişe veriyor

İran’da erkekler 15 yaşından, kız çocukları ise 9 yaşından itibaren cezai ehliyete sahip. İranlı avukat Muhammed Mustafa, İran’da reşit olmayan gençlere verilen ölüm cezalarının infaz edilmemesi için çalışıyor. Mustafa, ölüm cezalarının infazına dair rakamların gerçekte Uluslararası Af Örgütü’nün raporunda belirtilenden çok daha yüksek olduğunu söylüyor. Mustafa, “192 ülke Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni imzaladı. Ancak bu ülkelerden beşi reşit olmayan gençleri idam ediyor. Ne yazık ki İran bu konuda başı çekiyor. Yalnızca son iki yılda 36 gence verilen ölüm cezası infaz edildi. Bu durum herkesi kaygılandırıyor" şeklinde konuşuyor.

Tahran hükümetinin stratejisi eleştiri alıyor

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin otuz yedinci maddesi, 18 yaşın altındaki gençlere ve çocuklara işkence uygulanmasını, ölüm cezası ve ömür boyu hapis cezası verilmesini yasaklıyor. Tahran'daki İnsan Hakları Derneği üyesi avukat Muhammed Seyifzade, diğer 55 İslam ülkesi ile birlikte sözleşmeyi imzalayan İran hükümetinin, reşit olmayan gençlerin idam edildiğini kabul etmediğini söylüyor. Seyifzade, ülkenin uyguladığı stratejiyi şu sözlerle açıklıyor: “14–15 yaşındaki çocukları tutukluyor ve onları ölüm cezasına çarptırıyorlar. Çocukları reşit olana kadar onları cezaevinde tutuyorlar, reşit olur olmaz da cezaları infaz ediliyor. Bence, çocuklar bu şekilde iki defa cezalandırılıyor.”

Ancak İran’da idama tepkiler artıyor. 2008 yılının Ekim ayında İran Başsavcı Yardımcısı Hüseyin Zabhi, reşit olmayan gençlerin ölüm cezasına çarptırılmasını yasaklayan bir yönetmelik hazırladı.

Arap ülkelerinde benzer örnekler

Keza Arap ülkelerinden Yemen'de de ölüm cezasına çarptırılan reşit olmayan gençler, cezalarının infaz edilmesi tehlikesi ile karşı karşıya. Çocuk haklarının korunması için mücadele eden Yemenli Soyaj adlı kuruluştan Ahmet Algoraşi, Yemen’in Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne taraf olduğunu, ancak bunun infazlara engel olamadığını söylüyor. Alogarşi, “çoğunlukla yasalar görmezden geliniyor ve bir şekilde yasal boşluklar yakalanıyor. Suç işleyen çocuklar önce ıslah evinde tutuluyor, reşit olduktan sonra da hâkim karşısına çıkarılıyor. Suçu işlediği dönemdeki yaşı ise genelde dile getirilmiyor" diyor.

Cinsel olgunluk esas alınıyor

Suudi Arabistan’da ise şeriat hukuku geçerli. Şeriat hukuku reşitliği, cinsel olgunluğa göre tanımlıyor. Buna göre, cinsel olgunluğa erişen her genç cezai ehliyete sahip. Uluslararası Af Örgütü’nden Ahmet Karut, diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi bu ülkede de sanıkların gerçek yaşının ispat edilmesinin çok zor olduğunu belirtiyor.

“Suudi Krallık, suçu işledikleri yaşta reşit olmayan gençlere verilen ölüm cezalarının infaz edilmeyeceğini garanti etmek istemiyor" diyen Karut, hâkimler, reşitlik için cinsel olgunluğu ölçü aldığını söylüyor.

Mitra Shodjaie, Khalid El Kaoutit/ Çeviren: Başak Özay

Editör: Hülya Topcu

Kaynak: DW

11 Nisan 2009 Cumartesi

Kapitalizm çocuk işçileri ezerek yükseliyor

Dünyada iş yükü altında ezilen 250 milyon çocuk işçi bulunuyor.
Cumartesi, 11 Nisan 2009 15:05

Fahri Sarrafoğlu/Dünya Bülteni


Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre ise, şuan dünya genelinde 5–17 yaş arasındaki her altı çocuktan biri, işçi olarak çalıştırılıyor.

2006 yılı verilerine göre ülkemizde 6–17 yaş grubundaki çocuk sayısı 16 milyon 264 bindir. Bu yaş grubundaki çocukların yüzde 60,9'u kentsel, yüzde 39,1'i kırsal yerlerde bulunmakta

İLO'nun yayınladığı rapora göre, dünyada kötü koşullarda çalışan yaklaşık 250 milyon çocuk işçi bulunuyor


Ülkemiz, kalkınma süreci içinde, iki değişimi bir arada yaşayan ülkelerden biri. Bir yandan, tarım ekonomisinden sanayi ekonomisine doğru değişim yaşanırken, öte yandan nüfus yapısı da, kırsal çoğunluktan kentsel çoğunluğa doğru değişim göstermekte.

Ülkemizin sahip olduğu bu ekonomik değişim süreci ve buna paralel olarak nüfusun coğrafik dağılımındaki farklılaşma, dünya için ciddi bir soruna dönüşen çocuk işçiliği problemini, ülkemiz için de önemli bir sorun haline getiriyor. Yeni iş kanunu Kanun küçük yaştaki işçilerin sağlığını, öğrenim durumunu ve ahlakını korumak için bazı düzenlemeler yapmıştır. İş kanununa göre 15 yaşından küçüklerin çalıştırılması yasaktır.(İş K 71 mad) Ancak on dört yaşını doldurmuş ve ilköğretimi tamamlamış olan çocuklar, bedensel, zihinsel ve ahlaki gelişmelerine ve eğitime devam edenlerin okullarına devamına engel olmayacak hafif işlerde çalıştırılabilirler.

Yine kanuna göre çocuk ve genç işçilerin işe yerleştirilmelerinde ve çalıştırılabilecekleri işlerde güvenlik, sağlık, bedensel, zihinsel ve psikolojik gelişmeleri, kişisel yatkınlık ve yetenekleri dikkate alınır. Çocuğun gördüğü iş onun okula gitmesine, mesleki eğitiminin devamına engel olamaz, onun derslerini düzenli bir şekilde izlemesine zarar veremez. Tüm yasa ve yönetmeliklere rağmen yine de çocuk işçi çalıştırılmasında istismar devam etmekdedir.


DÜNYADA 250 MİLYON ÇOÇUK İŞÇİ VAR



Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre ise, şuan dünya genelinde 5-17 yaş arasındaki her altı çocuktan biri, işçi olarak çalıştırılmaktadır. Asıl çarpıcı olan, toplam 246 milyon çocuğun; "yaşına uymayan işler", "zararlı ve tehlikeli işler" ile kölelik, askerlik, seks ve pornografik malzeme gibi kötü işlerde çalıştırılıyor olmasıdır. Bu olumsuz tablo içinde; fiziki, ruhsal ve ahlaki gelişimi engelleyen ve bozan aşırı derecede kötü şartlarda çalıştırılan ve bir an önce bu işlerden uzaklaştırılması gereken çocuk sayısının 179 milyona civarında olduğu ifade edilmektedir. İLO'nun yayınladığı rapora göre, dünyada kötü koşullarda çalışan yaklaşık 250 milyon çocuk işçi bulunuyor. Bunlardan 10 milyonu temizlik işinde çalıştırılıyor. Endonezya'da 700 bin, Brezilya'da 559bin Pakistan'da 200 bin ve Guatemala'da kırk bin civarında çocuğun temizlik işinde çalıştırıldığı tahmin ediliyor.

AB ÜLKELERİ DE HENÜZ ÇÖZEMEDİ

Avrupa Parlamentosu için hazırlanan bir rapora göre AB ülkelerindeki çocukların beşte biri yoksulluk içinde yaşıyor. Finlandiya Sendikası AKAVA'nın yaptırdığı bir araştırmada, AB ülkelerinde çocuk emeği sömürüsü yaygın bir olgu olmamakla birlikte, pek çok AB ülkesinde kabul edilemez boyutlarda çocuk emeği sömürüsünün varlığına dikkat çekiliyor. Çok hafif bir düşüş eğilimine rağmen Portekiz'de turizm, tekstil ve inşaat sektörlerinde istihdam edilen pek çok çocuk günde 10 ila 14 saat çalıştırılmakta. Bu çocuklar, genellikle kaçak iş yerlerinde çalıştırılıyor ve yaşları büyüdükçe çok kolay ve sorunsuz bir şekilde işten çıkarılabiliyor.

AB'ye uyumlu yepyeni mevzuata göre: Her 18 yaşın altındaki bütün fert çocuk bi şekilde kabul ediliyor. 14 yaşın altında ve ilköğretimi tamamlamamış çocukların çalışması yasak.

14 yaşında, ilköğretimi tamamlamış ve 15 yaşını doldurmamış olanlar "çocuk işçi" olarak tanımlanıyor.15 ve 18 yaş arasında çalışanlar ise "genç işçi" olarak adlandırılıyor.

Yönetmelikte bütün 2 grup sebebiyle de sınırlandırılmış çalışma saatleri belirtiliyor. Buna göre; okula sürek eden çocukların eğitim dönemindeki çalışma süreleri, eğitim saatleri dışında olmak üzere en çok günde iki saat haftada ise on saat olacak. Okula sürekli giden çocukların okulun kapalı olduğu dönemlerde günde en çok 7 saat, haftada ise 35 saat; 15 yaşını doldurmuş ve okula gitmeyen çocuklar günde en çok 8 saat hafta da 40 saat çalışabilir.

GELECEĞİMİZİ KAYBEDİYORUZ

Ülkemizde en çok ihtiyaç duyulan eğitimli, kalifiye eleman ihtiyacı da maalesef çocuk işçiler sorunuyla baltalanıyor. Okuması ve kendini yetiştirmesi gereken ülkemizin geleceği çocuklarımız daha on yaşındayken çalışmaya başlıyor. Üstelik çalışma süreleri 15 saati bulan çocuklar okula da gidemiyor. TUIK tarafından 2006 yılının ikinci yarısında yapılan araştırma bu gerçeği ortaya koymaktadır. 2006 yılı verilerine göre ülkemizde 6–17 yaş grubundaki çocuk sayısı 16 milyon 264 bindir. Bu yaş grubundaki çocukların yüzde 60,9'u kentsel, yüzde 39,1'i kırsal yerlerde bulunmaktadır. Bu çocukların % 84,7'si bir okula devam ederken, yüzde 15,3'ü okula devam etmemektedir. Okula devam etmeyen çocukların yüzde 58,8'ini kız çocukları oluşturmaktadır.



SENDİKALAR NEREDE?

Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı'ndan Prof. Dr. Gürhan Fişek çocuk işçilerin bir sendikaları olmadığını belirterek şu açıklamayı yapıyor: "Türkiye çalışan çocuk meselesine özellikle 1992'den sonra ilgi göstermeye başladı. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün bu konuda yaptığı çalışmalar belli bir duyarlılığın oluşmasını sağladı. Sendikalar da bu süreçte daha duyarlı hale geldi fakat yine de yeterince etkili olamadılar" Fişek'e göre bu durumun sebeplerinden biri sendikaların konuyu tabanlarına indirememesi; ikincisi de çocuk işçilerin çoğu zaman sendikaların örgütlenme alanlarına tam olarak girmemesi.

Bununla beraber DİSK'e bağlı Genel-İş Sendikası, çocuk istismarının bir türü olan " çocuk işçiliği" sorununa dikkat çekmek için öykü kitabı yayımladı.
Ülkemizdeki çocuk işçiliğinin temel nedenleri ile diğer ülkelerdeki nedenler arasında büyük benzerlik söz konusudur. Dünya genelinde bir birine benzer olan çocuk işçiliğinin temel nedenleri; yoksulluk, göç, geleneksel aile yapıları, eğitim olanaklarının yetersizliği, işsizlik, işverenlerin ucuz iş gücü gereksinimi, iş mevzuatlarındaki yetersizlikler ve mevcut mevzuatın etkin uygulanamaması olarak sıralanmaktadır.

UCUZ İŞGÜCÜ

TÜSİAD`ın ``Türkiye`de İşgücü Piyasası ve İşsizlik`` raporunda yer alan verilere göre ise, genel olarak istihdamda yaşanan azalış, çocuk istihdamında da kendini belirgin bir şekilde gösteriyor. Türkiye`de 2001 yılı itibariyle 12-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 15.8`i çalışırken, çocuk istihdamının işgücüne katılım oranı sistematik bir şekilde düşüyor. Bu azalmanın temel nedenlerinden birini tarım sektöründe ve ücretsiz aile işçisi sayısındaki düşüş oluştururken, çalışan çocukların yüzde 57.3`ü sanayi sektöründe istihdam ediliyor. Türkiye`de düşük gelir gruplarındaki hanelerde çocuk işçiliği daha yaygın olmakla birlikte, bu kategorideki ailelerde çalışan çocuk hanenin aylık ortalama gelirini yaklaşık yüzde 20 arttırıyor. Bu sonuçlar yoksul ailelerde doğurganlık oranını artırıcı bir etki yapıyor.

VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Milli Eğitim Bakanlığı, "8 yıllık Temel Eğitim" yasası ile kendine yüklenen sorumluluğu yerine getirmede daha hassas olmalıdır. 6-14 yaş grubundaki hiçbir çocuğu eğitim süreci dışında bırakmamaya özen gösterilmelidir. Olaya gerekli ehemmiyetin verilmesi için, sorumluluk ile birlikte cezai uygulamaların gündeme getirilmesi de kaçınılmazdır. Bu surecin verimliliğini artırmak için eğitim çağına gelmiş çocukların izlenmesi ve eğitim sürecine dahil edilmeleri amacıyla, nüfus bilgileri ve muhtarlık verilerinden yararlanılmalıdır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, "çocuk işçiliğini" önleme konusunu ve bunu doğuran nedenleri oradan kaldırmayı öncelikli amaçlarından biri olarak kabul etmeli. İş yeri denetimlerinde, çocuk çalıştırma ve sağlık koşullarına ayrı bir özen gösterilmelidir.


Batı toplumlarında yaygın olan tüketici bilinci, çocuk işçiliğini önleme konusunda harekete geçirilmelidir. çocuk işçi çalıştıran iş yerlerinden ve üretici firmalardan mal ve hizmet alımının engellenmesine ilişkin kamuoyu duyarlılığı sağlanmalıdır.

Meslek odaları ve işveren organizasyonları üyeleri üzerindeki bilgilendirici, eğitici ve denetleyici görevlerini aktif olarak yerine getirmelidirler. Bunun yanı sıra, çalışma hayatının önemli aktörleri olan sendikaların, bu konudaki, duyarsızlıkları acilen giderilmelidir.

Son yıllarda, "çocuk sağlığı" devlet politikası haline getirilmiş ve gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Ancak, çocuk işçiliğini doğuran ana neden olan yoksulluk ile mücadelenin doğru zeminde yürütüldüğünü söylemek mümkün değildir. Çünkü yoksulluk ile mücadele, "yardım dağıtma" şeklinde tanımlanmaktadır. Bu yaklaşımı yoksullukla mücadele olarak değerlendirmek mümkün değildir. Çocuk işçiliğini besleyen temel faktörlerden birisi olan ekonomik yoksulluğu doğuran etkenlerin ortadan kaldırılması konusunda ayrı bir duyarlılık sergilenmelidir.

HÜKÜMETİN POLİTİKALARI

Hükümet, 'çocuk işçiliğin önlenmesi birlikte alakadar zamana bağlantılı politika ve programları' hayata geçiriyor. Bu çerçevede 15 milyon dolar bütçeli 2 proje üzerinde duruluyor. Projelerden biri sene başı itibariyle altı pilot ilde (Gaziantep, Şahlıurfa, Batman, Mardin, Aydın ve Muğla) işlemeye başladı. Mali kaynağı uluslarararası örgütlerden ve fornlardan karşılanan projenin destekçisi ABD. Çocuk işçiliğinin önlenmesi birlikte alakadar 1 diğer proje ise AB fonundan alınan destek birlikte şubat ayında başlatılacak. ILO birlikte ortaklaşa bi şekilde altı pilot ilde (Kastamonu, Çankırı, Sinop, Ordu, Elazığ, Van, Erzurum) yürütülecek projeyle çocuk işçilere ve ailelerine ulaşılacak modeller oluşturulması hedefleniyor.

Kaynak: Dünya Bülteni

Nükleer Madde Kaçakçılığını Önleme Girişimi

[insert caption here]

Soğuk Savaş sonrasında nükleer teknolojinin pazarlandığı küresel karaborsa, hızla büyümeye başlayarak uluslararası toplumun bir an önce önlem almak için harekete geçmesini gerektirdi. Uluslararası Atom Enerjisi Dairesi, 1993-2006 yılları arasında nükleer teknoloji ya da malzemenin yasal olmayan yollardan pazarlandığı binden fazla vaka tesbit edildiğini açıkladı.

Ermenistan, nükleer yayılmayı önleme yolunda adım atan en son ülkelerden biri. Amerika Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice ve Ermenistan Dışişleri Bakanı Erward Nalbantyan, 14 Temmuz’da Washington’da nükleer malzeme kaçakçılığını önleme amacıyla bir anlaşma imzaladı. 28 maddelik anlaşma, Ermenistan hükümetinin yasadışı nükleer malzeme ticaretini önlemesi için yapılacak çalışmaları belirliyor. 28 maddeden 10’u halen devam eden ve tamamlanması öngörülen çalışmalara ayrılırken geri kalan 18 madde, yeni girişimler içeriyor.

Amerika’nın Ermenistan’la yaptığı bu anlaşma, Nükleer Kaçakçılık Yardım Girişimi adlı program tarafından hazırlanan beşinci ortak plan olma özelliği taşıyor. Amerika’nın başlattığı bu program, nükleer malzeme ve teknoloji kaçakçılığına maruz kalma olasılığı yüksek ülkelerin bu tehditle başa çıkmasını sağlayacak bir yardım planı. Amerika, daha önce de Ukrayna, Kazakistan, Gürcistan ve Kırgızistan’la benzer anlaşmalar yapmıştı. Risk altında bulunan 20 ülkeyle de yeni anlaşmalar imzalanması bekleniyor. Bu konuda daha fazla bilgiye nsoi/nokta/state/nokta/net adresli Internet sayfasında ulaşmak mümkün.

Nükleer malzeme kaçakçılığını tespit etmek oldukça zor. Harvard Üniversitesi’nde 2002 yılında yapılan bir araştırmada bir kola kutusu hacmindeki 4 kilogram plütonyumun bir atom bombası yapmaya yetecek miktarda olduğu belirtiliyor. Uluslararası sınırları her gün geçen binlerce kamyon, tren, gemi ve uçak olduğu varsayılırsa nükleer malzeme kaçakçılığının önlenmesi için geniş çapta işbirliği yapılması gereği de daha kolay anlaşılıyor. Nükleer yayılmanın geniş çapta olması nedeniyle Amerika’nın başlattığı anlaşma programı, bu sorunla baş edebilmek için uluslararası anlamda atılan adımlardan sadece biri.

2003 yılında Ermenistan’ın kuzey komşusu Gürcistan’da 6 onz ağırlığında zenginleştirilmiş uranyumu Ermenistan’a sokmaya çalışan bir kaçakçı yakalanmıştı. Kaçakçılıkla mücadeleye yönelik bu yeni anlaşmanın Amerika ve Ermenistan’ın, nükleer maddelerin yanlış kişilerin eline geçmesini önlemek için işbirliği yapmasını sağlaması bekleniyor.

Kaynak: VOA

İran nükleer açıklamalarıyla kafa karıştırdı

Tahran müzakerelere yeşil ışık yaktı ancak nükleer çalışmalarını sürdürme kararlılığında olduğunu vurguladı. Washington, BM denetimi dışında faaliyetlerden endişeli. İsrail ise olası müzakerelere süre sınırlaması istedi

İran, ABD Başkanı Barack Obama’nın diyalog çağrısına sonunda yanıt verdi. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, dün İran’ın “Milli Nükleer Enerji Günü” yaptığı konuşmayla müzakerelere yeşil ışık yaktı. Ancak konuşma beraberinde bazı kuşkuları da getirdi.

Ahmedinejad, İran’ın nükleer programında ilerleme kaydettiğini ve uranyum zenginleştirmeye yönelik yeni teknolojiler geliştirdiklerini söyledi. Sorunların görüşmeler yoluyla çözümlenmesi için Batı’yla masaya oturmaya hazır olduklarını söyleyen İran Cumhurbaşkanı, bunun için koşul öne sürdü. Ahmedinejad, müzakerelerin, “adalet, eşitlik ve saygı” zemininde olması gerektiğini vurguladı.

İsfahan’da yeni nükleer yakıt santralinin açılması töreninde konuşan İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Gulam Rıza Ağazade ise, Tahran yönetiminin nükleer hedeflerinde kararlı olduğunun işaretini verdi. Ağazade, İran’ın uranyum zenginleştirme teknolojilerinde yeni bir aşama kaydettiğini, hâlihazırda faal durumda olan santrifüj sayısının bin adet daha artırılarak 7 bine çıktığını duyurdu.

Washington’dan temkinli açıklama

İran’dan gelen bu son açıklamalar, Washington’da “temkinli” ifadelerle değerlendirildi. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Robert Wood, şunları söyledi:

“Uluslararası toplumun, İran’ın nükleer faaliyetlerine ilişkin neler yaptığıyla ilgili ciddi bazı endişeleri var. İran ne yapması gerektiğini biliyor. Hükümetle doğrudan diyalog kurmaya istekli olduğumuz halde bu endişeler yok olmayacak. Tekrar bir kez daha İran’ın nükleer programı ile ilgili yanıtlanması gereken pek çok soru var ve İran bunu ne kadar çabuk yapabilirse biz de o kadar daha iyi bir durumda olacağız.”

BM ile İran verileri arasındaki fark

Bildunterschrift: Großansicht des Bildes mit der Bildunterschrift:

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da, yapılan açıklamaların kafaları karıştırdığı görüşünde. Clinton, ”Öncelikle İran’ın programı hakkında neye inanmamız gerektiğini bilmiyoruz. Yıllar içinde çok farklı değerlendirme ve iddialar duyduk” diye konuştu.

Hillary Clinton, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın altı yedi hafta önce gözlemledikleriyle İranlıların şimdi iddia ettikleri arasında fark olduğunu kaydetti. BM denetçilerinin altı hafta önceki raporunda, İran’ın 5 bin 500 adet santrifüje sahip olduğu belirtilmişti. Ağazade ise açıklamasında bu sayıyı beş yılda 50 bine çıkarmak istediklerini de kaydetti.

İran’a uluslararası toplumla işbirliği yapma çağrısını bir kez daha yineleyen Clinton, bu konuda ısrarlı olmaya devam edeceklerini belirtti. ABD, BM Güvenlik Konseyi'nin dört daimi üyesi ve Almanya ile birlikte İran’ın nükleer programı konusundaki görüşmelere katılmayı planlıyor. ABD’nin bu kararını memnuniyetle karşılayan BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon, bu konunun bir an önce çözülmesini umut ettiğini belirtti.

İsrail ucu açık müzakere istemiyor

İsrail ise uluslararası toplum ile İran arasında nükleer programı ile ilgili yapılacak herhangi bir görüşme için “süre sınırlaması” getirilmesini istedi. İsrail Bölgesel Kalkınma Bakanı Silvan Şalom, "Bu diyalogun daha ne kadar sürmesi gerektiği konusunda hep birlikte düşünmeliyiz" diye konuştu. Şalom, ne İsrail ne de Arap ülkelerinin, İran’ın nükleer silahlara sahip olmasını hoşgörüyle karşılayacağını kaydetti.

Ahmedinejad taviz vermiyor

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ise, dün müzakerelere yeşil ışık yakan konuşmasında, nükleer programlarının barışçıl amaçlı olduğunu görüşünü yineledi. İran’ın barış yanlısı olduğunu ve taraf olduğu Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın kurallarına hep saygı gösterdiğini aktaran Ahmedinejad, “nükleer haklarımızdan taviz vermeyiz” dedi.

İran Cumhurbaşkanı, Obama’nın dünyanın nükleer silahlardan arındırılması yönündeki açıklamalarını da olumlu karşıladıklarını ve İran’ın üzerine düşeni yerine getirmeye hazır olduğunu söyledi. Ancak Ahmedinejad, Obama'ya seslenerek, “atom bombalarının imhasına önce kendinizden başlayın” diye konuştu.

BS/AŞ/MÇ, dpa/AFP/Reuters/DW

İkinci Karabağ savaşı başlayabilir!


Son günlerden bölgede yaşanan olaylar Azerbaycan ile Ermenistan arasında yeni savaşı başlayabileceğini gösteriyor
Perşembe, 09 Nisan 2009 18:04


İbrahim Ali/ Bakü

Son günlerden bölgede yaşanan olaylar Azerbaycan ile Ermenistan arasında yeni savaşı başlayabileceğini gösteriyor. İlham Aliyev'in İstanbul ziyaretini ertelemesi ve ülkesinde Güvenlik Konseyi'ni toplayarak Ermenistan'a yönelik sert açıklamalarda bulunması bunu göstermekte.

İşin aslına bakılırsa Birinci Karabağ savaşı bittikten sonra bu tür açıklamalar sürekli yapılmaktaydı. Ancak son açıklamalar, diğerlerinden köklü bir şekilde değişiklik arzediyor. Şu ana kadar Azerbaycan'ı savaştan uzak tutan Türkiye'nin siyasi tutumu idi.

2008 yılının Ağustos ayında yaşanan Gürcistan - Rusya savaşı sırasında Azerbaycan'ın da, Karabağ'da terör aleyhinde operasyona başlayacağı bekleniyordu. Ancak Başbakan Erdoğan'ın özel çabaları sonucu, Azerbaycan yetkilileri, bu düşüncelerinden vazgeçti. Gürcistan savaşı sırasında İlham Aliyev'in Pekin Olimpiyat Oyunlarını seyretmek için Çin'e gitmiş olması da, Türkiye'ye güveninin bir işaretiydi.

Azerbaycan son birkaç yıl içerisinde savunma sanayisine büyük önem vermeye başladı. Bu alanda da önemli başarılar elde etti. Ülke askeri sanayisi önümüzdeki yıllarda 400 çeşit silahın üretimine başlayacak. Otomatik silahlardan hayalet uçaklara çeşitli silahların üretilmesi düşünülüyor. Bunlardan birçoğunun üretimine de zaten başlanmış durumda.

Diğer önemli bir gelişme de, Savunma Bakanlığı'nın şu ana kadar uyguladığı savunma talimatından, taarruz planına geçmesi. Askeri birlikler de hızlı bir şekilde yer değiştirmeye ve savaş bölgesine doğru taşınmaya başladı.

Bu gelişmeler BM ve NATO gibi teşkilatların da dikkatini çekti. Onlar birkaç defa Azerbaycan'a uyarıda bulundu ve silahlanmayı durdurmasını istedi.
Ancak yaşanan bu gelişimi, Türkiye'den bağımsız bir şekilde ele almak doğru olmaz. Azerbaycan'ın çeşitli kademelerinde, Ankara'nın önemli bir etkisi bulunmakta. Ülke savunma sanayisi de ortak şirketler tarafından inşa ediliyor. Ayrıca şu anda Azerbaycan subaylarının önemli bir kısmı Türkiye'de eğitim almıştır. Onların sayısının binlerce olduğu da bilinen bir gerçek. Ekonomi, eğitim, sağlık gibi stratejik öneme sahip alanlarda da iki ülke arasındaki ilişkiler müttefiklik ölçülerini de aşmıştır.

Böyle bir ortamda Türkiye ile Ermenistan'ın görüşmeler yapması ve sınırların açılması gibi meselenin ortaya atılması Azerbaycan'da büyük bir hayal kırıklığının yaşanmasına sebep oldu. Uzun bir süredir gelişmeler karşısında sessiz kalmağı tercih eden yetkililer, sonunda konuşmaya başladı.

Aliyev, sınırların açılması durumunda Bakü-Erzurum hattı ile gönderilen doğalgazın durdulacağını açıkladı. Gözüken o ki sadece bununla da sınırlı kalınmayacak ve diğer projelerin de geleceği tehlikeye girmiş olacak.

Şu anda Azerbaycan, topraklarını işgalden kurtarmak için askeri bir operasyona hazırlanıyor. Azerilerin karşısına ise Rus ordusunun çıkacağı herkes tarafından bilinmekte. Ancak bu ordunun kuzey sınırlarını ihlal etmemesi durumunda yenilebileceği de bilinen bir gerçekl. Bölgede yeni bir savaşın çıkmaması için Türkiye ve Rusya'nın somut adımlar atması gerekiyor. İki devlet başkanının Moskova'da yaptığı açıklamalar çok önemliydi. Ancak bunların eyleme dönüşmesi gerekiyor.

Ayrıca anlaşılan Türkiye Ermenistan ile Karabağ meselesini görüşmüyor. Bu konuda muhatap olarak Rusya'yı görüyor. Yapılması gereken de budur. Çünkü sorunu üreten Ruslardır ve çözülmesi için de onların katılımı gerekiyor.

Öne sürülen senaryolardan birisi de Karabağ meselesine Rusların karışmayacağı ve Ermenilerin de tatmin olabilmesi, Rusya ile sınır bağının oluşabilmesi için Güney Osetya'nın Ermenistan'a bağlanacağı şeklindedir. Son dönemde Ermeniler tarafından sık bir şekilde dile getirilen toprak iddialarının altında bu senaryonun olduğu öne sürülüyor.

Azerbaycan tarafının askeri operasyon başlatması şu anda kimsenin çıkarında değildir. Ne AB, ne ABD, ne Türkiye ve ne de Rusya bu savaşı istemiyor. Rusya'nın en önemli korkusu ise çıkabilecek bir savaşın Kuzey Kafkasya'ya yayılmasıdır. Bu tehlike her zaman için geçerli olmuştur. Çıkacak yeni bir savaşın nasıl sonuçlanacağını tahmin etmek oldukça zordur. Rusya, Gürcistan örneğinde olduğu gibi büyük bir askeri güçle taarruza geçebilir. Azeriler tarafından savaşın kaybedilmesi ise büyük bir sosyo psikolojik bunalıma yol açabilir. Bunun önlenmesi için Rusya'nın müdahil olmaması konusunda ikna edilmesi gerekiyor. Şu anda bunu yapabilecek tek ülke Türkiye'dir.

Türkiye'nin ister Ermenistan sınırlarının açılması, isterse de Rusya ile ilişkilerini geliştirmesi sorunun çözülmesi açısından olumlu katkı yapabilir. Ancak Azerbaycan ile sorun yaşanmaması için muhakkak bu gelişmelere paralel olarak Karabağ sorunun da çözülmesi gerekiyor.

Kaynak : Dünya Bülteni

Ankara'yı ayakta alkışladık

Seyid Zehra

Türkiye'nin Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'in NATO genel sekreterliğine seçilmesine yönelik tutumu İslam dünyasının takdirini hak ediyor. Türkiye Rasmussen'in adaylığına itiraz etti ve bunun temel sebebinin, Rasmussen'in karikatür krizi sırasında ortaya koyduğu yaklaşım olduğunu açıkladı.

Rasmussen'in bu kriz sırasında kışkırtıcı ve faşist bir tutum sergilediği biliniyor. İfade özgürlüğünü gerekçe göstererek karikatürlerin yayımlanmasını ateşli şekilde savunmuştu.

Karikatürlerin yayımlanmasının İslam dünyasının dört bir yanında yol açtığı öfkeye rağmen özür dilemeyi ve geri adım atmayı reddetmişti. Söz konusu faşist tutum İslam dünyasına hakareti içeriyordu. Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan bu nedenle, Rasmussen'in adaylığına yönelik reddi yorumlarken "Geçmişte barışa katkısı olmayanlar bundan sonra barışa nasıl katkıda bulunabilir?" demişti.

Özür dilemedi ama geri adım attı

NATO'nun son toplantılarında Türkiye garantiler elde edene dek bu tavrında ısrar etti. ABD başkanı devreye girip bu garantileri verdi ve Türkiye Rasmussen'in bu göreve gelmesini kabul etti. Garantilerin ne olduğu tam olarak bilinmiyor. Fakat en başta Rasmussen'in yeni görevinde İslam'a yönelik faşist yaklaşımları dile getirmemesinin geldiği açık. Rasmussen'in İstanbul'daki Medeniyetler İttifakı forumunda kullandığı cümleler geri adım attığını gösteriyordu. Danimarka Başbakanı, "NATO genel sekreteri olarak bir görevim de İslam dünyasıyla diyalog ve işbirliğini artırmaya yoğunlaşacak. Bu konuda kişisel bir sorumluluk görüyorum" diyordu. Ayrıca, 'düşünce özgürlüğünün merkezi önem taşıdığını, ancak dini duygulara saygının da aynı derecede önemli olduğunu ve ikisi arasında denge sağlanması gerektiğini' söylemekte de kararlılık gösterdi. Bu sözler karikatür krizindeki tavrından dolayı tam bir özür ifade etmiyor, ancak Rasmussen faşist tutumundan açık bir geri adım attı.

Türkiye'nin tutumunun önemi şu: Bu, Batı'da İslam ve Müslümanlara karşı başlatılan kampanyalarla mücadelede İslam ülkelerinin ortaya koymasını istediğimiz türden somut bir yaklaşımdı. Batı'da İslam'a ve Müslümanlara yönelik kampanyaların şiddetine rağmen, İslam ülkelerinin yanıtı somut adım içermeyen kınamalarla sınırlı kaldı. Kınama bu kampanyalara karşı çıkıldığının belgelenmesi için gerekli olsa da, siyasette bir şey değiştirmez, somut sonuç getirmez.

Gelecekte caydırıcı etken olacak

Fakat Türkiye'ninki gibi tek bir somut adım onlarca kınamadan daha etkili sonuç veriyor. Türkiye'nin tutumunun sonucunun Rasmussen'in faşist yaklaşımından geri adım atışından ve verdiği açık taahhütlerden daha büyük bir anlamı var. Türkiye'nin tavrı Batılı liderlere, İslam ülkelerinin Batı ülkelerinde İslam ve Müslümanlara yapılan hakareti unutmadığını ve göz ardı etmediğini hissettirdi.

Türkiye'nin tutumu Batılı liderleri İslam ve Müslümanlara bir daha hakaret etmeden önce birçok kez düşündüren caydırıcı bir etken olacak. Bu tür tek bir olay Batı'da İslam'a ve Müslümanlara yönelik kampanyaları durdurmaz, ancak takdir edilmesi gereken, doğru yönde bir adım oluşturuyor. (Bahreyn gazetesi Ahbar El Haliç, 8 Nisan 2009)

Kaynak: Radikal

Obama ne yaptı?


Hüsnü Mahalli / akşam

Hemen söyleyeyim... Türk medyası Obama'nın hizmetindeydi.
Dönek ve yağcı liberal demokrat aydın ve köşe yazarlarını bir yana bırakırsak televizyon, gazete, radyo ile internet sitelerinin büyük bölümü Obama'yı şirin göstermek için kendi aralarında yarıştı.
Onlara göre Obama çok sempatik, insancıl, Türk ve Türkiye hayranı, insani değerlere önem veren, gençlerle genç olan, ezan sesinden önce konuşmasını bitiren ve kedileri seven bizden biriydi.
Tüm bunlar doğru olabilir ama işin bir de politik yanı vardı ve olmalıydı. Çünkü Obama bir futbolcu, sinema oyuncusu ya da manken değildi. O süper devlet ABD'nin başkanı ve seçildikten 75 gün sonra Türkiye'ye gelmişti.
Şimdi gelin birlikte geziye bakalım ve 'Sizi dinlemeye geldim' diyen ancak sürekli talimatlar vererek patron edasıyla davranan Obama'nın yaptıklarına bakarak yorumsuz bazı tespitlerde bulunalım.

1- Hemen hemen herkes ve özellikle 'laik' olarak adlandırılan yazar ve çizerler Obama'nın Atatürk ile ilgili söylemlerini ön plana çıkartarak 'ılımlı İslam' kavramına hiç değinmemesine büyük önem verdi.
Ben de diyorum ki; AK Parti yönetiminde bir Türkiye, demokratik, laik ve ılımlı ya da uyumlu Müslüman ülke olmasaydı Obama için hiçbir şey ifade etmeyecekti. Daha açık ve net bir ifade ile bu tür kavram ve söylemi kullanmamasına karşın Obama Türkiye'yi öyle gördüğü için buraya geldi. Arap ve İslam alemine mesajını bu ılımlı Müslüman ülkeden vermeye çalıştı.
Yani onlara 'Siz de Türkiye gibi demokratik, laik, ılımlı ve uyumlu Müslüman olun, İslamcı AKP'nin yolundan gidin' dedi ve diyecektir.
Heyecanlanmadan bekleyenler bunu yakında görecekler.
Bir düşünün; ANAP, DYP, CHP, MHP ve benzeri partilerin yönetiminde bir Türkiye acaba Obama'nın ne kadar ilgisini çekerdi?
Kimse kendini kandırmasın. Türkiye bugünkü yapısında olmasaydı, inanın bana Obama için çok farklı nedenlerden dolayı önemli olacaktı ve geçmişten gelen alışkanlıklarla bu ülke çok farklı şekillerde kullanılacaktı.
İşte bu nedenle ABD'nin işine gelen Türkiye'ye ve bu Türkiye'yi yöneten AK Parti hükümetine Obama'nın desteği şimdilik devam edecek.
Milliyet'e göre Obama TBMM'deki konuşmasında Laiklik ve Atatürk kelimelerini birer kez, İslam ve Müslümanlık kelimelerini 8 kez ve İran İslam Cumhuriyeti kelimesini 4 kez kullandı.

2- Gelelim PKK ve Kürt meselesine... PKK ve Kaide'yi aynı kefeye koyarak terör nitelemesi yapan Obama; PKK siyasi kanadı olarak algılanan DTP lideri Ahmet Türk ile TBMM'de çok samimi bir görüşme yaptı. Aralarında hiçbir türbanlının bulunmadığı ve tümü 'laik kesimden' özenle seçilmiş öğrencilerle sohbetinde Kürtleri azınlık olarak niteledi, haklarının verilmesini istedi.
Irak ve bölgede bir Kürt devleti ile ilgili soruyu geçiştiren Obama, Bağdat'ta Kürt Cumhurbaşkanı Talabani ve Kürdistan Federe Bölgesi Başkanı Mesut Barzani, Başbakan Neçirvan Barzani ve diğer yöneticilerle uzun uzun görüşmeler yaparak ABD-Kürt ilişkilerinin önemine vurgu yaptı.

3- Soykırım ve Ermenistan konusuna gelelim... Soykırım konusunda görüşlerinin değişmediğini söyleyen Obama, Erivan ile diplomatik ilişkilerin kurulması ve Ermenistan ile sınırların açılması koşulu ile kendisinin de 24 Nisan'da soykırım kelimesini kullanmayacağını söyledi. Böylece Obama seçimde kendisini destekleyen Ermeni lobisine 'Bakın işte Türkiye Ermenistan'ı tanıyor ve sınırları açıyor' diyebilecek ve Amerikan iç politikasında daha rahat olacak.

4- Süryani, Müslüman, Yahudi ve Ermeni dini liderlerden ayrı olarak, Fener Rum Patriği Bartholomeos'la özel görüşen Obama, Heybeliada Ruhban Okulu konusuna sürekli değindi ve bu konuda hükümetten bazı beklentileri olduğunu söyledi.

5- Gelmeden önce Rasmussen'i NATO Genel Sekreterliği'ne seçtiren Türkiye'yi aldattı. Çünkü Rasmussen ne özür diledi ne de ROJ TV'yi kapattı.
Şimdi eğer hükümet, devlet ve Türk halkı, Obama'nın bu söylem ile tutumundan memnun ve Türkiye'nin ulusal stratejik çıkarları ile çelişmediğini söylüyorsa o zaman hiçbir sorun yok.
Yok eğer durum bunun tersi ise o zaman tüm bunlar karşılığında Türkiye, Obama'nın ziyaretinden ne kazandı diye sormalıyız.

1- Obama Türkiye'ye gelerek bu ülkeyi önemsediğini gösterdi ve Bush yönetiminin hatalarından dolayı bozulan ikili ilişkileri ve Amerikan imajını kurtarmaya uğraştı.

2- Türkiye'nin AB sürecine destek verdi ve hemen karşılığını Sarkozy'den aldı.

3- Irak ve Afganistan konusunda Türkiye'den ne istediğini veya ne verdiğini henüz bilmediğimiz için bu konularda bir şey söyleyemiyoruz. Ama bu konularda ciddi bir şey olduğunu sanmıyorum.

4- 'Değişim' sloganı ile seçilen ve İslam dünyasına verdiği önemi sık sık tekrarlayan Obama her nedense İstanbul'da toplanan Medeniyetler İttifakı toplantısına uğramadı bile. Belki de İsrail yok diye!
Özetle ziyareti ben böyle gördüm.
Önyargılı ve belirli hesapların dışında ziyarete farklı bakan ve gören varsa lütfen bana yazsın. Çünkü ben Türkiye'nin neler kazanmış olabileceğini merak ediyor ve Türk halkının Obama'nın neden Türkiye'ye geldiğini bilmesi gerektiğine inanıyorum.
Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Obama ile ilgili büyük hayallar kuranlar yakında yanıldıklarını ve Filistin sorununu çözmediği ya da çözemediği sürece de ABD'nin bildik ABD olarak kalacağını görecekler.

Kaynak: Akşam

10 Nisan 2009 Cuma

Valilere 'Amerikan casuslarına dikkat' uyarısı


ABD'li ajanların yetki ve görev sahası dışına çıkarak, bazı yerel yöneticileri ziyaret ettikleri ve bilgi istedikleri ortaya çıktı.
Cuma, 10 Nisan 2009 09:49


Türkiye'de görevli ABD'li ajanlar sınırı aşıp yerel yönetimlere ilişkin bilgi toplayınca, Genelkurmay, İçişleri'ni uyardı. Bakanlık, Barack Obama ülkesine döner dönmez valilere 'ABD'li ajanları muhatap almayın' yazısı gönderdi

ABD Başkanı Barack Obama'nın 2 günlük Türkiye ziyareti öncesi, Genelkurmay'ın İçişleri Bakanlığı'nı, Amerikalı ajanlar konusunda uyardığı ortaya çıktı.

Genelkurmay, 18 Mart'ta İçişleri Bakanlığı'na 'Özel Büro'nun Faaliyetleri' başlıklı bir yazı gönderdi. Yazıda Türkiye'de görevli ABD Hava Kuvvetleri Özel Tahkikat ve Araştırma Bürosu'na (AFOSI) bağlı Amerikan ajanlarının yetki ve görev sahası dışına çıkarak, bazı yerel yöneticileri ziyaret ettikleri ve bilgi istedikleri bildirildi. Genelkurmay, Bakanlık'tan bu konuda yerel yöneticilerin uyarılmasını istedi.

Bakanlık, Obama'nın Türkiye'de olduğu süre içerisinde iki ülke arasında olası bir krizin çıkmaması için harekete geçmedi. 7 Nisan'da ise Obama, Türkiye'den ayrılır ayrılmaz 81 ilin valiliği uyarıldı. Valiliklere gönderilen yazıda ABD'li görevlileri muhatap almamaları söylendi, yetki ve görev yerlerinin dışına çıktıkları belirtildi.

Genelkurmay Başkanlığı ve İçişleri Bakanlığı'nın tepkisini çeken Özel Tahkikat ve Araştırma Bürosu'nun (AFOSI) görevi, Türk Silahlı Kuvvetleri tesislerinde çalışan Amerikalı personelin faaliyetlerini takip etmekle sınırlı. Özel Büro'daki personel, ancak özel izinlerle görev sahasının dışına çıkabiliyor.

4 İLDE GÖREV YAPIYORLAR

AFOSI Türkiye'de, NATO-SOFA kapsamında kendisine verilen statü ile görev yapabiliyor. Ayrıca, Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bazı tesislerinde, ABD'nin müşterek savunma faaliyetlerine katılmasına müsaade ediliyor. Bu faaliyetlerin anlaşmaya uygunluğu ise her yıl Genelkurmay Başkanlığı'nca denetleniyor. AFOSI personeli Türkiye'de, ABD Ankara Savunma İşbirliği Ofisi, İstanbul ve İzmir'deki idari destek kuruluşları ile Adana İncirlik'teki 10'uncu Tanker Üs Komutanlığı'nda faaliyet gösteriyor. Kurumun görevi 'ABD Hava Kuvvetleri faaliyetlerine özel araştırma hizmetleri sağlamak ve yetki verildiğinde personel koruma hizmetlerini yerine getirmek' şeklinde sıralanıyor.

KARADENİZ'E ÇIKMIŞLARDI

2004 yılında da benzer bir olay yaşanmıştı. Genelkurmay, İçişleri Bakanlığı'na gönderdiği gizli bir kriptoda, aynı konumdaki ABD'li askerlerin faaliyetlerine dikkat çekmişti. Uyarı yazısında 'Bu kişilerin görev sınırlarını aşarak Türkiye'nin değişik bölgelerinde araştırma yaptığı, bilgi topladığı, üst düzey kamu görevlileri ve vatandaşlarla özel görüşmelerde bulunduğu, Adana İncirlik Üssü'nde görevli bir AFOSI personelinin hiçbir makamın bilgisi olmadan Giresun'da görüşmeler yaptığı, Trabzon gibi civar illerde benzer başka olaylar da tespit edilmiştir' denilmişti.

Kaynak: Akşam

9 Nisan 2009 Perşembe

Moriskenlerin Endülüs'ten sürgünlerinin 400. yılı


Endülüs'ün kaybıyla Hristiyanlığa zorlanan Müslümanlar, 400 yıl önce Kuzey Afrika'ya sürgüne gönderilmişlerdi.
Perşembe, 09 Nisan 2009 14:41

Dünya Bülteni / Haber Merkezi

9 Nisan 2009 tarihi itibarıyla tarih boyunca insanlığın gördüğün en büyük tasfiye hareketlerinden biri olan ve ülkede on asra yakın yaşayarak dünyanın en güzel medeniyetlerden birini kuran Moriskenlerin İspanya'dan kovulmalarının 400. yılı tamamlanmış olacak.

Endülüs devletini kaybetmeleriyle birlikte Hıristiyanlığa zorlanan Müslümanların torunlarına Moriskenler adı veriliyor. Bu insanların bir kısmı görünümde Hıristiyanlığı benimseyip iç dünyasında ise Müslümanlıklarını sürdüren insanlar. Dinlerini gizlice yaşayan bu insanlar ibadetlerini de herkesin gözlerinden saklamak ve Moriskenlerin geri kalanları ise Engizisyon mahkemelerinin baskısıyla ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlar.

Dünyada halen Müslümanların İspanya'dan kovuluşunun 1492 yılında Gırnata'nın düşüşüyle birlikte meydana geldiği zannediliyor. Halbuki bu bilgi son derece yetersiz. Çünkü mezkur tarihte Gırnata'nın Kraliçe Isabella ve Fernando önderliğindeki Katolik birliklerinin eline düşmesi, sadece İspanya'daki Müslüman yönetimlerinin düşüşü ve Sofi Bessi'nin "Batı ve Öteki" kitabında ifade ettiği gibi Batı kavramının ortaya çıkışının başlangıcıydı.

Moriskenlerin ülkeden kovulması kararını Kral III. Filip almış. Alınan bu kararda siyasi, kültürel, dini etkenlerin iç içe geçmiş olduğu, bunun uygulamasının yıllar aldığı ifade ediliyor.

Tarih kitapları, kralın kararının, Moriskenlerin Hıristiyan toplumun entegre olmak yerine geçmişe büyük bir özlem içerisinde olmaları, bu nedenle de gelecekte Magrip'teki Müslüman devletlerle ya da zaman zaman Akdeniz'deki kıyısı olan Hıristiyan ülkelerin limanlarını gemileriyle bombalayan Osmanlı İmparatorluğu ille ittifak yapma tehlikesi nedeniyle verildiğini kaydediyor.

Bu kararıyla İspanya Kralı'nın, Avrupalı ülkelerin, içinde Müslüman azınlık barındıran tek ülke olduğu yönündeki suçlamalarına cevap vermeyi ve ayrıca Gırnata'da Elbuhara mevkiinde Hıristiyan yönetime karşı 1571-1568 yılında patlak veren Morisken isyanının etkilerini de izale etmeyi amaçladığı kaydediliyor.

TASFİYE KARARI

Valencia bölgesinde yaşayan ve nüfusun yaklaşık yüzde 33'ünü oluşturan Moriskenlerin İspanya'dan kovulmalarına ilişkin karar aslında 9 Nisan 1609 yılında alınmış olmasına rağmen uygulandığı Eylül ayına kadar gizli kalmış.

30 Eylül tarihinde içi Moriskenlerle dolu bir gemi, Fas'ın kuzey kıyılarına doğru ilk kez yola çıkmış, 1614 yılına kadar sürecek tasfiye hareketinin de ilk adımı atılmış. Bu göç esnasında, Moriskenlerin zenginliklerinin yağmalanmasıyla da tasfiye süreci tamamlanmış oluyordu. Ancak söz konusu Moriskenlerlerden çok küçük bir grup dağlara sığınarak kurtulmayı başardı, bu olay da söz konusu insanların efsaneleşmesine ve haklarında bir çok rivayetlerin anlatılmasına neden oldu.

Romancı Jose Manuel Garcia, "Moriskenlerin dağlarda gizlenmesi, yaşayan bir efsane olduğundan bunu son romanıma konu olarak seçkim" şeklinde konuştu.

Tarihçiler, ülkeden kovulan Moriskenlerin sayısının 250 binle 350 bin arasında olduğunu belirterek bunların bir bölümünün Fas'ın kuzey kıyılarına, bir bölümünün de Tunus'a gittiğini belirtiyorlar. Ancak meşhur İspanyol yazar Juan Guytesillo'nun ifade ettiği bir gerçek, bunun Avrupa'da meydana gelen ilk etnik ve dini tasfiye olduğu yönünde.

Bir başka İspanyol yazar Emilio Paistroius, Moriskenlerin ülkeden kovuluşunun ülkedeki Endülüs ve İslam medeniyetine karşı işlenmiş en büyük suçların ikincisi olduğunu belirterek, birincisinin Kraliçe İsabella'nın Müslümanlara ait bütün kitapları toplatarak Gırnata'daki Babu'r Reml meydanında yaktırması olduğunu, tıp kitaplarının ise bundan istisna tutulduğunu ifade ediyor.

RAHATSIZLIK VE SUSKUNLUK

"Moriskenler... Bir Devletin ırkçılığı" adlı kitabın da sahibi olan tarihçi Rodrigo di Sayas, "Resmî İspanya, geçmişini görmek istemiyor." şeklinde konuşuyor. Yazar, İspanya'nın bu faşist döneminin daha iyi anlaşılabilmesi için dönemle ilgili bütün tarihi belgeleri ve yazışmaları kitabında okuyucularına sunmuş.

El-Cezire.net İspanya'nın dört bir yanında Moriskenlerin ülkeden kovuluşunun dört yüzyılıyla ilgili bir etkinlik ya da programın yapılıp yapılmadığını araştırdı ancak birkaç ufak tefek etkinlik dışında ciddi bir şey bulamadı.

Son olarak sadece yüzlerce belge ve resimlerin yer aldığı bir müzenin açılışı yapılırken en önemlisi de müzede 16 yüzyılda basılmış bir Kuran-ı Kerim sergilendi.

Goitisolo, İspanya'daki bu sessizliğe karşı sesini yükselten nadir yazarlardan. Üç hafta önce İspanya'nın en önemli gazetelerinden Elpais'te Moriskenlerin ülkeden kovuluşunun 400. yılıyla ilgili bir yazı yazan Goitisolo, önümüzdeki Mayıs ayında Endülüs Mirası Kurumu'unun (yarı resmi) düzenleyeceği bir sempozyum dışında akademik, bürokratik ve diplomatik çevresiyle resmi İspanya'nın tam bir suskunluk içerisinde olduğunu söyledi. Yazar, bu suskunluğun resmi İspanya'nın bundan rahatsızlık duymasının da önemli bir göstergesi olduğunu dile getirdi.

Ancak bu resmi ve tarihi rahatsızlık, İspanya'da Müslümanların tarihini yeniden ele almalarını ve Moriskenlerin torunlarının İspanya'ya gelmelerini engellemeyecek.

Kaynak: Dünya Bülteni

4 Nisan 2009 Cumartesi

Rasmussen NATO Genel Sekreteri


Danimarka TV'sine göre, Fransa ve Almanya, Türkiye'ye bir paket önerirken, Türkiye de rezervini kaldırmayı kabul etti.
Cumartesi, 04 Nisan 2009 16:28

NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'in ittifakın yeni genel sekreteri olması konusunda anlaşma sağlandığını açıkladı.

Rasmussen ile birlikte basın toplantısı düzenleyen de Hoop Scheffer, bütün üye ülkelerin bu konuda anlaştığını belirterek, Rasmussen'in genel sekreterlik için en uygun aday olarak görüldüğünü ifade etti.

Rasmussen'i tebrik eden de Hoop Scheffer, yeni NATO Genel Sekreterine görevinde başarılar diledi.

Danimarka Başbakanı Rasmussen de bu göreve seçilmekten büyük memnuniyet duyduğunu kaydederek, ittifakın başarısı için elinden gelen çabayı göstereceğini söyledi.

Danimarka TV'si Rasmussen'in genel sekreterliğine karşılık, Fransa ve Almanya'nın Türkiye'ye bir paket önerdiğini ve Türkiye'nin de bu sebeple rezervini kaldırdığını duyurdu.

Edinilen bilgilere göre, Rasmussen'in yardımcısı Türk olurken, Rasmussen Müslümanlardan özür dileyecek, PKK'ya da terörist diyecek...

NATO Genel Sekreterliği'ne ilişkin Danimarka TV, Rasmussen'in başkanlığının Türkiye'nin kabulü için bir paket önerdiğini iddia etti... Bu pakette, Rasmussen'in adaylığı için terör örgütü ve karikatür krizi için taviz vereceği iddia edildi. Danimarka TV'si Türkiye'nin kabul ettiğini iddia etse de henüz Ankara'dan bir açıklama gelmedi. Danimarka NATO'da Türkiye'den bir yetkilinin de yardımcı yapılacağı önerisinde bulundu. Daha önce bu görevi Türkiye'den Hikmet Çetin yürütmüştü:

NATO Konseyi toplantısına ara verildiği, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile görüştüğü, daha sonra NATO liderlerinin kısıtlı katılımlı bir toplantıya girdikleri bildiriliyor.

Rasmussen'in adaylığının açıklanmasından önce çok sıkıntılı bir görüntüde olduğu gözlemlenmişti.

Sürekli ertelenen ve tek anlaşmazlık konusu olarak genel sekreterlik konusu kalan basın toplantısının şu sıralarda gerçekleştirilmesi bekleniyor.



Kaynak: AA

Steinmeier, Rasmussen için baskı istedi


Almanya Dışişleri Bakanı Steinmeier, Rasmussen konusunda Türkiye'ye baskı yapılmasını istedi.
Cuma, 03 Nisan 2009 23:06

Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, ABD'nin Türkiye'ye, Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'in yeni NATO Genel Sekreteri olması için baskı yapmasını ümit ettiğini söyledi.

Steinmeier, Baden-Baden kentinde NATO ülkeleri hükümet ve devlet başkanları için Almanya Başbakanı Angela Merkel tarafından verilen resepsiyonda Almanya televizyonu ZDF'ye yaptığı açıklamada, ABD'nin Rasmussen için Türkiye'ye baskı yapmasını umut ettiğini belirterek, "Amerikalılar'ın, çekincelerin giderilmesi için tartışmaya yoğun biçimde katılacaklarına inanıyorum" diye konuştu.

NATO ülkeleri liderlerinin bu akşam Baden-Baden kentinde, Rasmussen'in NATO Genel Sekreteri olması konusunda anlaşmaya varacaklarını tahmin ettiğini ifade eden Steinmeier, Rasmussen'in yeni genel sekreter olacağını düşündüğünü kaydetti.

Kaynak : AA

ABD: NATO zirvesinde genel sekreter seçilmeyecek


ABD'li bir yetkili, NATO genel sekreterini seçmek için ABD'nin acele davranış içinde bulunmaya gerek görmediğini bildirdi.
Cumartesi, 04 Nisan 2009 11:31

ABD'nin NATO genel sekreterinin kimin olacağı konusundaki anlaşmazlığı hemen şimdi çözmek gibi bir aceleye ihtiyaç olmadığını bildirdi.

Üst düzey ABD'li bir yetkili, "Başkan Obama bu tartışma içinde. Nasıl sonuçlanacağını göreceğiz." diyerek Washington'un NATO sekreterliğine konusundaki tercihini açıklamak gibi bir geleneğinin olmadığını vurguladı.

Bu arada, Türkiye, Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'in genel sekreterliğe getirilmesine karşı çıkmaya devam ediyor.

Almanya'dan bir yetkili, Türkiye'nin Rasmussen'in adaylığını engellemeye devam ettiğini belirterek "27 üye devlet Rasmussen'i destekliyor. Türklerle konuşuyoruz." dedi.

Kaynak: Reuters

Alman basını: Merkel'e ilk bozgun Gül'den


Alman basınına göre, Türkiye'nin itirazıyla Rasmussen'in NATO Genel Sekreteri olamaması, ev sahibinin büyük yenilgisi.
Cumartesi, 04 Nisan 2009 14:37


Dünya Bülteni/ Haber Merkezi

Alman basınına göre, Rasmussen'in Türkiye'nin itirazı nedeniyle NATO Genel Sekreteri olamaması, hatalı bir başlangıç ve Merkel'in Gül tarafından bozguna uğratılması.

Der Spiegel dergisi, "NATO zirvesinde hatalı başlangıç yapıldı. NATO liderleri, Türkiye'nin direnişinden dolayı planlamaların aksine, favori olarak gösterilen Rasmussen üzerinde genel sekreter olması konusunda anlaşma sağlayamadı. Bu konu Başbakan Merkel için büyük bir yenilgiye dönüşebilir" ifadesini kullandı.

Die Welt gazetesi, "NATO'nun 60. yıl zirvesinde hatalı başlangıç oldu. Devlet ve hükümet başkanları dün akşam genel sekreter konusunda anlaşamadı. Türkiye, Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'in seçilmesini bloke ediyor. Bu, Başbakan Angela Merkel'in ilk yenilgisi" yorumuna yer verdi.

Süddeutsche Zeitung da, "ABD Başkanı Barack Obama, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü Rasmussen'e karşı olan çekincesinden vazgeçirmeye çalıştıklarını, ancak Gül'ün görüşünden vazgeçmediğini" belirterek, "Ve böylece yeni genel sekreter konusunda şimdilik karar alınamadı. Bu da ev sahibinin başarısız bir zirve başlangıcı yaptığı anlamına geliyor" diye yazdı.

"Rasmussen üzerine oynanan aday pokeri" başlığını kullanan Frankfurter Allgemeine Zeitung da, her zaman rutin olduğunu belirttiği NATO genel sekreteri seçiminin, Türkiye'nin direnişi nedeniyle bu kez gerçekleşemediği görüşünü aktardı.

Südwest Presse gazetesinde ise şu ifadeler yer aldı: NATO Zirvesi'ne ev sahipliği yapan Angela Merkel, yıldönümü kutlamalarını açılışını yüzüne gözüne bulaştırdı. Angela Merkel ve diğer NATO üyesi devlet ve hükûmet başkanları Türkiye'nin, Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'in NATO Genel Sekreterliği adaylığına karşı çıkmasına boyun eğmek zorunda kaldı.

Çıkmaza giren Rasmussen konusu, NATO'nun dedikodular eşliğinde kutlanan 60. yıl dönümüne uygun. ABD Başkanı Barack Obama, Avrupa'nın, terörizme ve Afganistan'da Taliban'a karşı yürütülen savaşta yeterince yer almamasını dile getirirken, başkanlığı sona erecek olan Genel Sekreter Jaap de Hoop Scheffer, Rusya'ya kıyasla daha bölünmüş bir ittifakın mevcudiyetinden söz etti.